İslâm’ın, yeni çıkan ve “el-Ahbaş” olarak tanınan cemaat hakkındaki görüşü nedir? Bu cemaate karşı tutumumuz ne olmalı? Akaiddeki yanlışlıkları nelerdir?

Bir olan
Allah’a hamd olsun. Kendisinden sonra peygamber gelmeyecek olan Peygamber
-sallallahu aleyhi ve sellem-‘e ve onun âile halkına ve ashâbına da salât
ve selâm olsun.

Fetva ve
İlmi Araştırmalar Komisyonuna bu yönde  (Ahbaş Cemaati ile ilgili) ve bu
cemaatin Lübnan’da ikâmet eden (lideri) ile ilgili sorular ulaşmaktadır.Bu
cemaatin Avrupa, Amerika ve Avustralya’da da faaliyetleri bulunmaktadır. Komisyon,
bu sebeple, cemaatin yayınlamış olduğu, fikirlerini ve
itikatlarını açığa çıkaran kitap ve makaleler üzerinde
yaptığı inceleme ve değerlendirmelerden sonra, bütün müslümanlara
aşağıdaki açıklamayı yapmıştır.

Birinci
olarak:

Buhârî ve
Müslim’de, İbn-i Mes’ud’dan -Allah ondan râzı olsun- rivâyet edilen
bir hadiste, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“İnsanların
en hayırlısı benim zamanımda yaşayanlar, sonra ondan
sonrakiler, sonra da ondan sonrakilerdir…”

Bu hadisin
değişik rivâyetleri de bulunmaktadır. Rasulullah -sallallahu
aleyhi ve sellem- bir başka hadiste de :

 “Size, Allan’dan korkmanızı,
dinleyip, itaat etmenizi tavsiye ediyorum. Başınıza tayin edilen
bir köle olsa bile… Zira, benden sonra yaşayacak olanlar,
ayrılıklara şâhit olacak. Benim ve benden sonraki Râşid
halifelerimin sünnetine tâbi olun. Ona, sımsıkı
sarılın. İşlerin bid’at olanlarından
sakının.Zira, her bid’at dalâlettir.”

 Bu hadisi,  Ahmed b. Hanbel, Ebu Davud ve Tirmizi rivayet
etmiştir. Tirmizi, “Hasen, sahih” demiştir.

Bu
faziletli asırların en belirgin özellikleri ve insanların
genelinde uyandırdığı tesir, tüm işlerinde kitab ve
sünnetin hayatlarına hâkim olması, Kur’an ve sünnetin, kim olursa
olsun,herkesin sözünün üstünde tutulması, her türlü
algılayışta Kur’an ve sünnetin herkesin sözünden daha evla
sayılması, sünnetin ve Kur’an vahyinin Arap dili ve şer’i kâideler
ışığında anlaşılması,
Şeriatın bütün külliyatıyla tamamının, bütün
cüz’iyyatı ve âhâdıyla kabullenilmesi, müteşabih metinlerin,
muhkem olanlara yorumlanmasıdır.Bu yüzden, onlar şeriat üzere
yaşamışlar ve tatbik etmişlerdir. Ona sımsıkı
sarılmışlar, ona ne bir ilâve, ne de ondan bir eksiltme yapmışlardır.Hayatlarına
tatbik ettikleri, her türlü hatadan ve zelleden uzak olan bu öğretiye,
nasıl ilâve veya eksiltme yapsınlardı ki?

İkinci
olarak: (Rasûlullah
-sallallahu aleyhi ve sellem-’in övgüsüne mazhar olan bu iki nesilden)
sonra gelenlerin arasında bid’at ve hurafeler yaygınlaştı,
her düşünce sahibi kendi fikrini beğenir oldu.
Şer’i
metinler terk edildi, hevâ ve heveslerine göre tevil ve tahrif edildi.
Böylece, o emin peygamberi sıkıntıya soktular, müminlerin
olundan başka yollara saptılar.

Allah
-azze ve celle-
şöyle buyurmuştur:

ومن يشاقق الرسول من بعد ما تبين له الهدى
ويتبع غير سبيل المؤمنين نوله ما تولى ونصله جهنم وساءت مصيراً

[ سورة النساء الآية:
١١٥]

“Kim, kendisine hidâyet -doğru yol-
besbelli olduktan sonra peygambere karşı çıkar, mü’minlerin
yolundan başkasına uyarsa, onu yöneldiği yolda
bırakırız ve cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir
varış yeridir.” (Nisâ
Sûresi:115)

Allah Teâlâ’nın bu ümmete olan
fazl-u keremiyle, her asırda dînin güzelliklerini örten ve o tertemiz
berraklığını
bulandıran veya onu devre dışı bırakmaya kasteden bid’atlere
karşı duracak, ilminde sağlam (Rasih) âlimler
göndermiştir. 

Bu, Allah Teâlâ’nın, Hicr Sûresi’nde belirttiği, dînini ve
şeriatını koruma konusundaki va’dinin gerçekleşmesidir.

إنا نحن نزلنا الذكر وإنا له لحافظون [ سورة الحجر الآية: ٩]

“Zikri -Kur’an-ı-
kesinlikle biz indirdik; elbette onu yine biz koruyacağız.”

 Ve
yine Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in, sahih hadis kitaplarında, sünen ve müsnedler ve
diğerlerinde sâbit olan hadis-i şerifindeki sözü:

“Ümmetimden bir grup, Allah -azze
ve celle-’nin emirlerini yaşatmaya devam
edeceklerdir. Allah’ın emri  ulaşıncaya
kadar onlara, hiç kimsenin
ezası veya muhalefeti onlara zarar vermez.Onlar İnsanlar arasında
belirgin kimselerdir.”

  Bu
hadisin başka rivâyetleri de vardır.

Üçüncü olarak: 14. asrın son çeyreğinde,
Abdullah e-Habeşi adında bir kişinin önderliğinde bir
cemaat çıkar.Bu kişi, Habeşistan’dan göç edip,
sapıklıklarıyla Şam’a gelir, oradan oraya
dolaşırken,Lübnan’a
yerleşir
ve insanları kendi yoluna dâvet etmeye başlar. Müntesiplerini
artırır ve Cehmiyye, Mutezile, Kuburiyye ve Sufiye
karışımı olan inançlarını yayar.
Düşüncelerinden (asla) taviz vermez ve onları (yaymak için)
tartışmalar yapar, fikirlerine çağıran kitaplar ve
gazeteler basar.

Bu cemaatin
yayınladığı kitap ve gazetelere göz atan kimselerce
net olarak anlaşılacaktır ki, bu kimseler inançlarında İslâm
Toplumu (Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat)’ndan ayrılmışlardır.

Örnek olması için;
inançlarından bazıları:

1.   

Îmân konusunda, zemmedilmiş
(kötülenmiş), Mürcie’nin
mezhebindendirler.

Bilindiği üzere, sahâbe,
tâbiînin ve bu güne kadar onların yolunu takip
eden müslümanların inancına
göre îmân; dil ile ikrar, kalp ile tasdik ve azalar ile uygun
davranışlarda bulunmaktır.Tasdik ile beraber, kalbin onayı,
şeriata uygunluk ve boyun eğme de olmalıdır. Aksi halde,
sağlam bir îmândan bahsedilemez.

Bu kabil, akide ile ilgili selef-i sâlihin’den oldukça fazla nakiller
vardır. Bunlardan biri de İmam Şâfii’nin -Allah ona rahmet
etsin-:

“Sahabe, Tâbiîn,
onlardan sonrakiler ve onlara yetişenlerin hepside icma etmişlerdir
ki: Îmân; söz, fiil ve niyettir. Bunların üçünden biri olmadan
diğeri olmaz.”

2.   

 Ölülerden yardım dilemeyi, ondan
başkasına sığınmayı ve Allah’ın
dışında; onlardan dilekte bulunmayı câiz sayarlar. Bu ise,
Kur’an’ın nassı, sünnet ve müslümanların icmasıyla
şirktir.Bu şirk ise, ilk müşrikler olan Kureyş kâfirleri ve
diğerlerinin dînidir. Onlar hakkında Allah Teâlâ
şöyle
buyurmuştur:

ويعبدون من دون الله ما لا يضرهم ولا ينفعهم ويقولون هؤلاء شفعاؤنا عند الله
[ سورة يونس من الآية: ١٨]

“Onlar
Allah’ı bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda verebilecek
şeylere tapıyorlar ve: Bunlar, Allah katında bizim
şefaatçılarımızdır, diyorlar.” (Yunus Sûresi
18).

 Bir başka âyette şöyle
buyurmuştur:

فاعبد الله مخلصاً له الدين * ألا لله الدين الخالص
والذين اتخذوا من دونه أولياء ما نعبدهم إلا ليقربونا إلى الله زلفى إن الله يحكم
بينهم فيما هم فيه يختلفون إن الله لا يهدي من هو كاذب كفّار [ سورة الزمر من الآيتين:
٢ – ٣]
 


“…O halde sen de
dîni Allah’a has kılarak (ihlâs ile) kulluk et. Dikkat et, hâlis din
yalnız Allah’ındır. O’nu bırakıp kendilerine bir
takım dostlar edinenler:
Onlara, bizi sadece Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk
ediyoruz, derler. Doğrusu Allah, ayrılığa düştükleri
şeylerde aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah,
yalancı ve inkârcı kimseyi doğru yola iletmez.” (Zümer Sûresi
2-3).

 Yine şöyle
buyurmuştur:

قل
من ينجيكم من ظلمات البر والبحر تدعونه تضرعاً وخفية لئن أنجانا من هذه لنكونن من
الشاكرين قل الله ينجّيكم منها ومن كل كرب ثم أنتم تشركون

 [ سورة الأنعام الآيتان:
٦٣ – ٦٤]

“De
ki: Karanın ve denizin karanlıklarından (tehlikelerinden) sizi
kim kurtarır
ki? (O zaman) O’na gizli gizli yalvararak “Eğer bizi bundan
kurtarırsan andolsun şükredenlerden olacağız” diye dua
edersiniz. De ki: Ondan ve bütün sıkıntılardan
sizi Allah kurtarır. Sonra siz yine O’na ortak koşarsınız.” (En’am Sûresi:
63-64).

Bir başka âyette de şöyle buyurmuştur:

وأن المساجد لله فلا تدعوا مع الله أحداً
 [ سورة الجن الآية:
١٨]

“Şüphesiz
ki mescidler, Allah´a mahsustur. Allah ile birlikte

hiçbir
kimseye dua (ve ibadet) etmeyin.” (Cin Sûresi 18).

Bir
diğer âyette de yine
şöyle
buyurmuştur:

 ذلكم الله ربكم له الملك
والذين تدعون من دونه ما يملكون من قطمير * إن تدعوهم لا يسمعوا دعاءكم ولو سمعوا
ما استجابوا لكم ويوم القيامة يكفرون بشرككم ولا ينبئك مثل خبير

 [ سورة فاطر من الآيتين: ١٣
– ١٤]

“…İşte

(bütün
bunları yapan) Rabbiniz Allah’tır. Mülk O’nundur. O’nu
bırakıp da kendilerine taptıklarınız ise, bir çekirdek
kabuğuna bile söz geçiremezler. Eğer onları (putları)
çağırırsanız, sizin çağırmanızı
işitmezler. Faraza işitseler bile, size cevap veremezler.
Kıyamet günü de sizin ortak koşmanızı reddederler. (Bu
gerçeği) sana, her şeyden haberi olan (Allah) gibi hiç
kimse haber veremez.” (Fatır Sûresi:13-14).

Peygamber efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- de sünen
sahiplerinin sahih isnadla rivâyet ettikleri bir hadiste:

“Duâ ibâdettir” buyurmuştur.

Bu konudaki âyet ve hadisler daha pek çoktur ve bütün bu (âyet
ve hadisler), ilk müşriklerin, Allah’ın yaratıcı,
rızık veren, fayda ve zarar veren vasıflarını biliyorlardı.
Ancak, buna rağmen,Allah katında kendilerine şefaatçilik
etmeleri için ve onları Allah’a yakınlaştırsınlar diye
putlarına tapıyorlardı. Böylece Allah onları kâfir etmiş
ve kâfirliklerine ve müşrikliklerine hükmetmiştir. Peygamberine de;
Allah’ın birliğine inanan kullar oluncaya kadar onlarla
savaşmayı emretmiştir.

Nitekim bu konuda şöyle buyurmuştur:

 

وقاتلوهم حتى لا تكون فتنة ويكون
الدين كله لله[ سورة الأنفال من الآية:
٣٩]

“Fitne
ortadan kalkıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla
savaşın!” (Enfal Sûuresi: 39).

Bu konuda âlimler birçok kitap yazmışlar, bu
kitaplarında, beraberinde peygamberler ve kitaplar gönderdiği
İslâm hakikatini açıklamışlardır. Yine bu kitaplarda câhiliye
ehlinin dîn anlayışlarını, akidelerini ve Allah’ın
şeriatına muhalif olan amellerini de
açıklamışlardır. Bunların başında, birçok
kitabında bu hususta çok kıymetli bilgilere yer veren Şeyh’ul-İslam
İbn Teymiyye -Allah ona rahmet etsin- gelir. Bunlardan en muhtasar
olanı: “Kâide Celiyye, fi’t tevessüli ve’l-vesile” kitabıdır…

3.   

Onların nazarında Kur’an-ı
Kerim, Allah’ın hakiki kelâmı değildir.

Kur’an’ın nassı, Peygamber -sallallahu aleyhi ve
sellem-’in sünneti ve müslümanların icmasıyla malumdur ki; Allah
Teâlâ; celaline yakışır bir biçimde, nasıl isterse ve ne
zaman isterse konuşur. Kur’an-ı Kerim, harfleri ve manalarıyla
Allah’ın gerçek sözüdür.

Nitekim Allah Teâlâ bu konuda şöyle
buyurmuştur:

وإن أحد من المشركين استجارك فأجره حتى يسمع كلام
الله[ سورة التوبة من الآية:
٦]

“Ve
eğer müşriklerden biri senden aman dilerse, Allah’ın
kelâmını işitip dinleyinceye kadar ona aman ver…” (Tevbe Sûresi:
6).

Yine şöyle buyurmuştur:

وكلم الله موسى تكليماً  [ سورة النساء من الآية: ١٦٤]

“Allah
Musa ile de doğrudan konuştu.” (Nisâ Sûresi:163).

Ve yine şöyle
buyurmuştur:

وتمت كلمة ربك صدقاً وعدلاً

 [ سورة الأنعام من الآية:
١١٥]

“Rabbinin sözü hem doğruluk,
hem de adâlet bakımından tamamlanmıştır.” (En’am Sûresi:115).

Ve yine şöyle
buyurmuştur:

وقد كان فريق منهم
يسمعون كلم الله ثم يحرفونه من بعد ما عقلوه وهم يعلمون
 [ سورة البقرة من الآية: ٧٥]

“…Oysaki onlardan bir zümre,
Allah’ın kelâmını işitirler de iyice anladıktan sonra,
bile bile onu tahrif ederlerdi.” (Bakara Sûresi: 75).

Ve yine şöyle
buyurmuştur:

أن يبدلوا كلام الله قل لن تتبعونا كذلكم
قال الله من قبل [ سورة الفتح من الآية: ١٥]

“Onlar, Allah’ın sözünü değiştirmek isterler. De
ki; siz asla bizim peşimize düşmeyeceksiniz!” (Fetih Sûresi:
15).

4.   

Kur’an ve sünnette vârid olan,
Allah’ın sıfatları hakkındaki nassların tevilini câiz
görürlar.Bu ise,sahâbe ve tâbiînden bu güne kadar onların yolundan
giden müslümanların icmaına terstir.Zira, onlar, -Allah hepsinden râzı
olsun- Allah’ın isim ve sıfatlarına, nassların delalet
ettiği ölçüde, onları herhangi bir biçimde tahrif, ta’til veya
keyfiyet atfetmeden ve benzetmeye tâbi tutmaksızın îmân edilmesi
gerektiğinin farz olduğuna inanmaktadırlar. Bilakis, Allah Teâlâ’nın
eşi ve benzerinin bulunmadığına ve O’nun her şeyi
hakkıyla duyan ve gören olduğuna îmân ederler. Allah’ın
kendini tanımladığı sıfatları, O’ndan
soyutlamazlar.Kelimelerin yerlerini değiştirmezler.O’nun isimlerini
ve âyetlerini inkâr etmezler. O’nun sıfatlarını,
yarattıklarının sıfatlarına benzetmezler ve O’na
keyfiyet izafe etmezler. Zira, O’nun (asla) adaşı, dengi ve
ortağı yoktur.

          İmam Şâfii -Allah ondan
razı olsun- şöyle demiştir:

         
“Allah’a,  Allah’tan gelene, murad ettiğine îmân
ettim. Rasulullah’a, O’ndan gelene, O’nun murad ettiğine îmân ettim.”

          İmam Ahmed (b.Hanbel) -Allah
ondan razı olsun- de şöyle demiştir:

          “Allah’(ın isim ve sıfatların)a
îmân eder ve tasdik ederiz. Allah Rasûlüne karşı gelmeyiz. Kendisini
vasfettiğinden başkasıyla da Allah’ı vasfetmeyiz.”

5.   

Batıl inançlarından bir
diğeri de: Allah Teâlâ’nın, yarattıklarına olan
üstünlüğünü reddetmeleridir.Kur’an âyetlerinin ve Nebevî hadislerin delâlet
ettiği kesin delillere, selim fıtrata, sarih akla ve müslümanların
itikadına göre; Allah -celle celâluhu- yaratıklarından
üstündür. Arş’ına istivâ etmiştir ve kullarının
yapıp-ettiği hiçbir şeyden habersiz değildir. Allah Teâlâ Kur’an-ı
Kerim’in yedi ayrı yerinde şöyle buyurmuştur:

          Mesela, Yunus Sûresi, 3. âyette:

 ثم استوى
على العرش
 [ سورة يونس من الآية: ٣]

“…Sonra da
(işleri
yerli yerince idare ederek) arşa istivâ etti.”

Fâtır Sûuresi, 10. âyette:

إليه يصعد الكلم الطيب والعمل الصالح
يرفعه [ سورة فاطر من الآية: ١٠]

“…  Ona ancak güzel
sözler yükselir-ulaşır. Onları da Allah’a amel-i salih
ulaştırır.”

Bakara Sûresi 255. âyette:

وهو العلي العظيم[ سورة البقرة من الآية:
٢٥٥]

“… O yücedir, uludur.”

A’la Sûresi 1. âyette:

سبح اسم ربك الأعلى [ سورة الأعلى الآية: ١]

“Yüce Rabbi’nin adını
tesbih et.”

Nahl Sûresi 49 ve 50. âyetlerde:

 

ولله يسجد ما في السماوات وما في الأرض من
دابة والملائكة وهم لا يستكبرون * يخافون ربهم من فوقهم ويفعلون ما يؤمرون
[ سورة النحل الآيتان: ٤٩
– ٥٠]

“Göklerde bulunanlar,
yerdeki canlılar ve bütün melekler, büyüklük taslamadan Allah’a secde
ederler. Onlar, Üstlerindeki Rablerinden korkarlar ve kendilerine ne
emrolunursa onu yaparlar.”

Ve Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-‘den bu konuda birçok sahih hadis
rivâyet edilmiştir.

Bunlardan biri: Mütevâtir yolla bize ulaşan, mirac
kıssasıdır. Burada Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-
gökyüzü katmanlarını birer birer geçerek Rabb Teâlâ’ya
ulaşır ve Allah kendisine nidâ da bulunur. Kendisine 50 vakit namaz
farz kılınır ve Musa -aleyhisselâm- ile Rab Teâlâ arasında
gidip gelerek, her defasında Musa -aleyhisselâm- sorar ve o da haber verir,
dönüp tekrar Rabbinden hafifletme dile der.O da Rabbine çıkıp, hafifletme
talebinde bulunur…

Bir başkası, Buhârî ve Müslim’de Ebu Hureyre’nin -Allah ondan
râzı olsun- rivâyet ettiği şu hadistir: 

Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- buyurdu ki:

“Allah, mahlûkatı yarattığında bir kitaba yazdı.Bu
ise, arşın üstünde kendi yanındadır: Rahmetim
gazabımı geçmiştir.”

 Yine Buhârî ve Müslim’de Ebu Said el-Hudrî’den
-Allah ondan râzı olsun- rivâyet edilen bir hadiste, Rasûlullah
-sallallahu aleyhi ve sellem-:

“Bana güvenmiyor musunuz! Ben ki, gökte olanın güvencesiyim.”

İbn-i Huzeyme’nin sahihinde ve Ebu Davud’un süneninde, Peygamber -sallallahu
aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Arş, suyun üzerinde, Allah’da Arş’ın üzerindedir. Allah,
sizin de neyin üzerinde olduğunuzu bilir.”

Ve Müslim’in sahihinde ve diğerlerinde rivâyet edilen Câriyekıssasında,
Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- câriyeye sorar:

“Allah nerede?

O da: Sema’da diye cevap verir.

Daha sonra: Ben kimim? diye sorar.

O da: Sen Rasulullahsın der.

Bunun üzerine Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-:

“Onu hürriyetine kavuştur, zirâ o mü’minedir.”

İşte, müslümanlar bu akide üzerine yürümektedirler. Allah’a
hamdolsun, sahâbe, tabiin ve onlara iyilikle bu günlere kadar tabi olanlar…
Bu meselenin önemine binaen ve bini aşan deliller sebebiyle ilim ehli
kimseler bu konuda -Hafız Ebu Abdillah ez-Zehebi, “el-Uluvv li’l-Aliyyi’l-Ğaffar”
kitabında ve Hafız İbn-i el-Kayyim el-Cevzi, “İctimâu’l-Cuyûşil-İslâmiyye”
kitabında- gibi, müstakil eserler telif etmişlerdir.

6.  Rasulullah -sallallahu aleyhi ve
sellem-’in ashâbı hakkında yakışıksız şeyler
konuşurlar. Bunlardan biri, Muâviye’yi -Allah ondan râzı olsun- fâsıklıkla
itham etmeleri. Bu davranışlarıyla Râfızîlere benzemekteler.Sahâbe-i
Kiram -Allah hepsinden râzı olsun- arasında vukû bulan hadiselerle
ilgili olarak müslümanlara düşen, yorum yapmamak, faziletlerine inanarak
ve Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ile olan
arkadaşlıklarına binaen sükut etmektir.

Nitekim Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Benim ashabıma sövmeyin. Zira, sizden herhangi biri, Uhud
dağı kadar altın infak etse bile, onların değil
seviyesine ulaşmak, yarıcıklarına bile ulaşamaz.” (Buhârî ve
Müslim).

Allah Teâlâ onlar hakkında şöyle buyurmuştur:

والذين جاءوا من بعدهم يقولون ربنا اغفر
لنا ولإخواننا الذين سبقونا بالإيمان ولا تجعل في قلوبنا غلاً للذين آمنوا ربنا إنك
رؤوف رحيم [ سورة الحشر الآية: ١٠]

“Onların (Ensâr ve Muhâcirlerin) arkasından gelen (mü’min)ler,
Ey Rabbimiz! Bizi ve îmânda bizi geçen kardeşlerimizi
bağışla.Kalplerimizde îmân edenlere karşı hiçbir kin (ve
haset) bırakma.Ey Rabbimiz! Şüphesiz ki sen (kullarına)
çok şefkatli ve (onlara) çok merhametlisin, derler.” (Haşr
Sûresi: 10)

İşte, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-’in ashâbına
karşı doğru düşünce budur. Bu, aynı zamanda
asırlar boyunca Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaatin de itikadıdır.
İmam Ebu Cafer et-Tahâvî -Allah ona rahmet etsin-; ehl-i sünnet
ve’l-cemaatin akidesini beyan ederken derki:

“Allah Rasulü’nün ashâbını severiz. Onlardan herhangi
birini sevme konusunda diğerinden üstün tutmayız. Onlardan herhangi
birinden kendimizi de üstün saymayız. Onlara buğz edene, buğz
eder, onları ancak hayırla anarız. Onları sevmek, dîndir,
iyilik ve îmândır. Onlara buğzetmekse, küfürdür, nifak ve
zulümdür…”.

Dördüncü olarak: Bu cemaate karşı söylenebilecek
bir başka şeyde, fetvâlarındaki açık tutarsızlık
ve Kur’an ve sünnetten şer’i nasslarla çelişmesidir.

Buna örnek olarak:

Kâfirlerin mallarını çekmek için oynanan kumarı
mübah saymaları ve ekinlerini, hayvanlarını çalmayı (bu
hırsızlığın fitneye sebep olmaması
şartıyla) câiz saymaları.

Yine, kâfirlerle fâizli alış-verişte bulunmayı
câiz saymaları, ihtiyaç sahibi kimselerin haram olan piyango bileti almasını
câiz görmeleri… 

Bu kimselerin bir başka çelişkileri de: Yabancı
kadınlara camdan-aynadan veya televizyon ekranından  -şehvetle bile olsa- bakmayı câiz
saymalarıdır. Onlara göre; yabancı bir kadına
bakmayı sürdürmek de haram değildir. Kendisine haram olan bir
kadının bedeninden bir kısmına bakmak, erkekleri kendisine
çekme kastı olmaksızın bir kadının süslenerek ve
kokular sürünerek sokağa çıkması (bu taifeye göre) haram
değildir. Yine; kadınlar ve erkeklerin, aynı ortamlarda
karışık bulunmalarını mübah saymaları… gibi
şeriata ters düşen ve büyük günahlardan sayılan saçma sapan
fetvalar vermeleri… Allah’ın cezasını celbedecek şeyler
nedeniyle O’ndan afiyet dileriz…

Beşinci olarak: Seçkin âlimlerin nefretine sebep olan -ve
doğal olarak onların yazdığı kitaplara olan ilgiyi ve
sözlerine olan itimadı artıran- yöntemlerinden birisi de;
İslâm âlimlerine sövmeleri ve onları küçümsemeleridir. Bununla
da yetinmeyip, onları tekfir etmeleri…Bu âlimlerin başında, müceddid
imam Şeyhul-İslâm İbn-i Teymiyye -Allah on arahmet etsin-.

Hatta, malum şahıs (Abdullah el-Habeşi) bu salih
imam hakkında özel bir kitap bile yazmış ve kitabında
onu dalâlet ve sapıklığa nisbet etmiş, onun
söylemediklerini ona atfetmiş ve ona iftiralar
atmıştır. -Onun hesabını Allah görsün! Bütün
hasımlar, Allah’ın yanında toplanacaklardır-.

Ayrıca, müceddid imam Muhammed b. Süleyman et-Temîmî’nin
-Allah ona rahmet etsin- dâveti ve Arab yarımadasında
başlattığı ıslah hareketi hakkındaki çirkin
sözleri. imam Muhammed b. Süleyman et-Temîmî; insanları ‘Bir’ olan
Allah Teâlâ’ya (tevhid akidesine) inanmaya ve O’na ortak koşmamaya, Kur’an
nasslarına ve sünnetle amel etmeye; sünneti ikame edip, bid’atleri bitirmeye
çağırmıştı. Allah da onun eliyle, genel
hatlarıyla dînini ihya etmiş ve dilediği kadar bid’at ve
uydurmaları dinden ayıklamıştır. Allah’ın
fazl-ı keremiyle bu hareketin etkisi İslâm âleminin tamamına
yayılmış ve bu dâvet vesilesiyle birçok insanı hidâyete
erdirmiştir.

Bu sapık topluluğun (el-Ahbaş), oklarını
böylesine temiz dâvete ve onun önderlerine yöneltmelerinden,
yalanlarını kılıflayıp, şüpheler ortaya
atmalarından, özünde Kur’an ve sünnete apaçık bir dâvet olan bu
hareketi inkâr etmelerinden başka yapacakları ne olabilirdi ki!?  Bütün bunları, insanları haktan
nefret ettirmek ve dosdoğru yoldan saptırmak için – Allah korusun!-
yapmışlardır.

Şüphesiz, bu topluluğun, ümmetin, o mübârek tertemiz
âlimlerine olan kinleri; bir olan Allah’a dâvet eden her dâvetçiye, amel ve
inançta fazilet asrında yaşamış olanların yolundan
gidenlere kalplerinde besledikleri kinin delilidir.Onlar, İslâm’ın
özünden ve hakikatinden ne kadar da uzaktırlar…

Altıncı olarak: Buraya kadar
zikrettiklerimize ve zikretmediklerimize binaen, komisyon (fetvâ komisyonu)
aşağıdaki hususlarda karar kılmıştır:

1.   

el-Ahbaş
cemaati sapık bir fırkadır.Ehl-i sünnet ve’l-Cemaatin dışındadırlar.
Bunların yapması gereken; itikadi ve ameli, dînin bütün
konularında sahâbe-i kiram ve tâbiilerin yolu olan hakka
dönmeleridir. Bu onlar için en hayırlı olanıdır.

2.   

Bu
grubun vermiş olduğu fetvâlara uymak câiz değildir. Çünkü
bunlar, dindarlığı, birtakım marjinal söylemlere
göre tanımlarlar.Hatta Kur’an ve sünnetin nasslarına muhalif (bir
din öngörürlar).Bazı şer’i nasslar (ın yorumu) için
hatalı, fasid sözlere itimat ederler. Bütün bunlar, müslümanların
genelince, fetvâlarına olan güven ve itimadını
sarsmaktadır.

3.   

Hem
mana ve hem de dayanak (isnad) bakımından, hadisler konusundaki
sözlerine de güvenilmez.

4.   

Nerede
olursa olsun, müslümanların, bu sapık fırkadan uzak
durmaları ve başkalarını da uzak tutmaları, her ne
isim altında olursa olsun,onlarla beraber olmamaları, onlara
bulaşmış olanlara ve taraftarlarına nasihat etmeleri,
fikirlerinin ve itikadlarının saçmalığını beyan
etmeleri gerekir.

Komisyon, bu kararlarını insanlara açıklarken,Allah’ın
güzel isimleri ve yüce sıfatlarını vesile kılarak, müslümanları,
bu fitnenin görünen ve görünmeyen şerrinden korumasını
niyaz eder.Müslümanlardan dalâlete düşenleri hidâyete erdirmesini,
hallerini düzeltmesini ve tuzakçıların tuzaklarını geri
çevirmesini diler.

Allah, her şeye kadir olandır. Allah’ın Peygamberi Muhammed
-sallallahu aleyhi ve sellem-‘in âile halkına, ashâbına ve onlara
güzellikle tâbi olanlara salât ve selam olsun.