Ben, “Bürde Kasîdesi” hakkında pek çok şeyler işittim. Bazıları; “Bürde Kasîdesi” iyi ve faydalıdır, derken, diğer bazıları ise, onun şirk olduğunu söylemektedir. Çünkü bazı beyitleri, Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-‘i, Allah’ın sıfatlarıyla övmektedir.
Ben şunu sormak istiyorum:
Size göre “Bürde Kasîdesi” gerçekten şirk midir? Tâ ki ondan uzak durayım?
Hamd, yalnızca Allah’adır.
Birincisi:
“Bürde
Kasîdesi”, Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-‘i öven en tanınmış kasîde demiş
olmasak bile, yine de en tanınmış kasîdelerden birisi sayılır.
Bu kasîdeyi, el-Bûsirî lakaplı Ebu Abdullah Muhammed b. Saîd b. Hammâd
es-Sanhâcî yazmıştır. Hicrî 608 yılında
doğmuş ve 696 yılında vefat etmiştir.
Bu
kasîdeyi yazmasının sebebi hakkında şu rivâyet edilir:
el-Bûsirî,
hiçbir ilacın fayda vermediği amansız bir hastalığa
yakalanır. Hastalığı sırasında Rasûlullah
-sallallahu aleyhi ve sellem-‘e bol bol salâtta bulunur. Nihayet bir gece
rüyâsında Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-‘i mübârek bürdesiyle
kendisinin üzerini örttüğünü görür. el-Bûsirî uykusundan
uyanınca üzerinde hiçbir hastalık olmaksızın ayağa
kalkar. Bunun üzerine kasîdesini yazmaya başlar. Bu olayın hakikatini
en iyi bilen Allah’tır.
İkincisi:
Adı
geçen kasîdenin beyitleri, apaçık küfür içermektedir. Ehl-i sünnet
ve’l-cemaat âlimleri, kasîdeyi geçersiz kılmak, tenkit etmek,
ayıplarını açıklamak, sapıklıklarını
ortaya çıkarmak ve ehl-i sünnet ve’l-cemaat akidesine aykırı
oluşunu insanlara açıklamak için birbiri ardınca eserler
yazmışlardır.
Bu
kasîdede tenkit edilen en belirgin beyitler şunlardır:
1.
“Ey
yaratılmışların en şereflisi! Herkes için muhakkak
olan hâdise ve felâket yani ölüm ve kıyamet meydana geldiği
zaman benim için kendisine iltica edeceğim senden başka kimse yoktur.”
2.
“(Ey Allah’ın elçisi!) Eğer
âhirette fazl-ı ve kereminle benim elimden tutmaz ve şefaat etmezsen,
sen bana de ki: Ey ayağı kaymış biçare neredesin? Vay senin
haline!”
3.
“(Ey Allah’ın elçisi!) Bana
şefaat etmekle mertebene noksanlık gelmez. Çünkü dünya ve onun
zıddı olan âhiret senin cömertliğin ve
ihsanındadır. Levh-i Mahfuz’un ve Kalem’in yazdığı
ilim de senin ilimlerindendir.”
4.
“Hıristiyanların, kendi
nebileri hakkında iddia ettikleri ilâhlık
yakıştırmasını bırak da, bundan başka
istediğin sıfatla Allah’ın elçisini methet ve hüküm ver.”
5.
“Allah’ın elçisi’nin
mucizeleri büyüklük bakımından kadr-i kıymetine uygun derecede
olsaydı, O’nun tertemiz adı anıldığında çürümüş
kemikleri diriltirdi.”
6.
“Zira Allah’ın elçisi’nden benim
için bir çeşit özel emân ve koruma vardır ki; o da adımın
Muhammed olmasıdır. O, ahde vefâda yaratılmışların
en vefâlısıdır.”
Üçüncüsü:
Kasîdenin
bu beyitlerini geçersiz kılıp şiddetle tenkit eden ilim ehlinin
bu konudaki sözleri:
1.
Değerli âlim Muhammed b. Abdulvehhab -Allah ona rahmet etsin- bu
konuda şöyle demiştir:
“el-Melik
sözüne gelince,buna cevap olarak daha sonra bir şeyler
söyleyeceğim.Zirâ Allah Teâlâ’nın: “Mâliki
yevmi’d-dîn”, başka bir kıraatta “Meliki yevmi’d-dîn”
şeklinde gelmiştir. Bütün müfessirlere göre bu âyetin
anlamı; Allah Teâlâ’nın şu âyette tefsir ettiği gibidir:
((
وَمَا أَدْرَاكَ مَا يَوْمُ الدِّينِ. ثُمَّ مَا أَدْرَاكَ مَا يَوْمُ الدِّينِ
.
يَوْمَ
لَا تَمْلِكُ نَفْسٌ لِنَفْسٍ شَيْئاً وَالْأَمْرُ يَوْمَئِذٍ لِلَّهِ )) [ سورة
الانفطار
الآيات: 17
–
19
]
“Dîn (hesap ve cezâ) günü nedir bilir misin? Evet, dîn (hesap ve ceza) gününün
ne olduğunu bilir misin? O gün hiçbir kimse başkası için bir şey yapamaz. O gün emir
(ve hüküm),
Allah’ındır.”[1]
Kim bu âyetin
tefsirini ve o günde mülkün Allah’a tahsis olunduğunu bilirse, -ki Allah
Teâlâ hem o günde (kıyâmet gününde), hem de diğer günlerde her
şeyin sahibidir-, tahsisin bu büyük mesele için olduğunu mutlaka
bilecektir. Zirâ bu meseleyi (kıyâmet gününün sahibinin Allah
olduğunu) bilmesi ve ona inanması sebebiyle nice kimseler cennete
girmişler, bu meseleyi bilmemesi ve ona inanmaması sebebiyle de nice
kimseler cehenneme girmişlerdir.Bu, öyle büyük ve önemli bir
meseledir ki, bir kimse onu öğrenmek için yirmi yıllık
yolculuğa çıksa, yine de onun hakkını edâ edemez.
Kur’an-ı Kerim’in açıkça beyan ettiği bu anlam ve îmân ile Nebi
-sallallahu aleyhi ve sellem-‘in:
“Ey
Muhammed’in kızı Fâtıma! Sen de nefsini Allah’tan satın al.
Zirâ âhirette senin adına bir şey yapamam (seni cehennem
azabından kurtaramam).”
Sözü ile
Bürde kasîdesinin yazarının şu sözleri arasındaki
anlam ve îmân farkının ne kadar büyük olduğuna bakar
mısınız?
“Kerim
olan Allah’ın ‘Muntakim’ ismiyle tecelli ettiği ve günah sahiplerini
cezalandıracağı zaman bana şefaat etsen, benim sebebimle
senin ulvi makam ve merteben dar olmaz ve ona bir noksanlık
getirmez.”
“Zira Allah’ın elçisi’nden benim için bir
çeşit özel emân ve koruma vardır ki; o da adımın Muhammed
olmasıdır. O, ahde vefâda yaratılmışların en vefâlısıdır.”
“(Ey Allah’ın elçisi!) Eğer âhirette fazl-ı
ve kereminle benim elimden tutmaz ve şefaat etmezsen, sen bana de ki: Ey
ayağı kaymış biçare neredesin? Vay senin haline!”
Kendisine
bu beyitler ve anlamlarıyla öğüt veren şâir ile
Allah’ın kullarından bu beyitlerle imtihan olunmuş, beyitleri
okumayı, Kur’an tilâvetine tercih eden, âlim sayılan nice kimselerin
hallerini düşünün.Mü’min bir kulun kalbinde bu beyitlerin
anlamlarını tasdik ile Allah Teâlâ’nın şu emrindeki
anlamı tasdik bir araya gelebilir mi?
“O gün hiçbir
kimse başkası için bir şey yapamaz. O gün emir (ve hüküm), Allah’ındır.”[2]
Ve Nebi
-sallallahu aleyhi ve sellem-‘in şu
emrindeki anlamı tasdik bir araya gelebilir mi?
“Ey
Muhammed’in kızı Fâtıma! Sen de nefsini Allah’tan satın al.
Zirâ âhirette senin adına bir şey yapamam (seni cehennem
azabından kurtaramam).”
Allah’a
yemîn olsun ki hayır! Allah’a yemîn olsun ki hayır! Allah’a yemîn olsun ki hayır!
Bu, onun
kalbinde Musa -aleyhisselâm-‘ın sâdık, Firavun’un sâdık,
Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-‘in hak davasında sâdık ve Ebu
Cehil’in sâdık olması gibidir. Allah’a yemîn olsun ki, ikisi
birbirine denk olamaz ve asla biraraya gelemez.
Kim, bu
meseleyi bilirse, Bürde kasîdesini ve bu kasîdeyle müptelâ olan kimseleri bilirse,
İslâm’ın ne kadar garip olduğunu görecektir.”[3]
2.
Değerli âlim Abdurrahman b. Hasan Âl-i eş-Şeyh -Allah
ona rahmet etsin- şöyle demiştir:
“Abdurrahman
b. Hasan ve oğlu Abdullatif’ten, Abdulhalık el-Hıfzî’ye:
Allah’ın
selâmı, rahmeti ve bereketleri üzerine olsun.
Yaklaşık
iki yıla yakın bir zamandan beri sizin el-Bûsirî’nin Bürde
kasîdesiyle meşgul olduğunuza dâir haberiniz bana ulaştı.
Bu kasîdenin şirk sözler içerdiği herkesçe âşikâr
olduğu bilinmektedir. Bu şirk sözlerden birisi de el-Bûsirî’nin
şu sözüdür:
“Ey yaratılmışların en
şereflisi! Herkes için muhakkak olan hâdise ve felâket yani ölüm ve
kıyamet meydana geldiği zaman benim için kendisine iltica
edeceğim senden başka kimse yoktur.”
Bu
kasîdenin beyitlerinde âhiret yurdunun sevabını, sadece Nebi
-sallallahu aleyhi ve sellem-‘den talep etmesi içermektedir.
Nebi
-sallallahu aleyhi ve sellem-‘in nebilerin en fazîletlisi olması, Allah
Teâlâ’nın kullarına genel ve özel olarak
yasakladığı bir hususta, Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-‘i
ayrı tutmasını (O’na ayrıcalık
tanımasını) gerektirmez. Aksine Nebi -sallallahu aleyhi ve
sellem- de şirki yasaklamak ve şirkten uzak durmakla
emrolunmuştur. Nitekim Meryem oğlu Mesih İsa -aleyhisselâm-,
Mâide sûresinin son âyetlerinde belirtildiği üzere bundan uzak
durmuştur. Yine, melekler de Sebe sûresindeki âyetlerde belirtildiği
üzere bundan uzak durmuşlardır.
Beyitte
geçen “Liyâz” kelimesi, anlam olarak aynen “İyâz”
gibidir. “İyâz” kelimesi, kötülüğü savmak (defetmek)
için, “Liyâz” ise, iyiliği çekmek (celbetmek) içindir.
İmam
Ahmed ve diğer âlimler, Allah’tan, O’nun güzel isimleri ve yüce
sıfatlarından başkasına, sığınmanın
câiz olmadığı konusunda âlimler arasında görüş
birliği olduğunu belirtmişlerdir. O’ndan başkasına
sığınmak ise, şirktir. Her ikisi (“Liyâz” ve
“İyâz”) arasında hüküm bakımından hiçbir fark
yoktur.
el-Bûsirî’nin:
“(Ey Allah’ın elçisi!) Bana şefaat etmekle
mertebene noksanlık gelmez. Çünkü dünya ve onun zıddı
olan âhiret senin cömertliğin ve ihsanındadır. Levh-i
Mahfuz’un ve Kalem’in yazdığı ilim de senin ilimlerindendir.”
Bu
sözü,Allah Teâlâ’nın kıyâmet günü kendisine has
kıldığı mülküne aykırı bir sözdür.
Oysa
Allah Teâlâ kıyâmet günü şöyle buyuracaktır:
((… لِمَنِ
الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ )) [ سورة
غافر من الآية: 16 ]
“(Allah
sorar:) Bugün mülk kimindir? Bir olan, Kahhar olan Allah’ındır.”[4]
Allah
Teâlâ Fatiha sûresinde ise şöyle buyurmuştur:
“Din (cezâ ve mükâfât) gününün sâhibidir.”[5]
Başka
bir âyette şöyle buyurmuştur:
((
يَوْمَ لَا تَمْلِكُ نَفْسٌ لِنَفْسٍ شَيْئاً وَالْأَمْرُ يَوْمَئِذٍ لِلَّهِ )) [
سورة
الانفطار
الآية: 19
]
“O gün hiçbir kimse başkası için bir
şey yapamaz. O gün emir
(ve hüküm),
Allah’ındır.”[6]
Bu
anlamda daha başka pek çok âyet vardır. Kasîde sahibinin,
manzumesinde şirk gibi daha pek çok çirkin şeyler içeren beyitleri
vardır.”[7]
3.
Değerli âlim Süleyman b. Abdullah Âl-i eş-Şeyh -Allah
ona rahmet etsin- kasîdeden birkaç beyit zikrettikten sonra şöyle
demiştir:
“Şu
beyitlerdeki şirkî sözleri düşünün!
1.
el-Bûsirî: “Herkes için muhakkak olan hâdise ve felâket yani
ölüm ve kıyâmet meydana geldiği zaman benim için kendisine
iltica edeceğim senden başka kimse yoktur.” Diyerek Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-‘den
başka kendisine sığınılacak kimsenin
olmadığını belirtmiştir. Oysa kıyâmet günü
kendisine sığınılacak olan sadece Allah’tır ve O’nun
hiçbir ortağı yoktur. Dolayısıyla kulların O’ndan
başka sığınacakları kimse yoktur.
2.
el-Bûsirî: “(Ey Allah’ın elçisi!) Bana şefaat etmekle
mertebene noksanlık gelmez. Çünkü dünya ve onun zıddı
olan âhiret senin cömertliğin ve ihsanındadır. Levh-i
Mahfuz’un ve Kalem’in yazdığı ilim de senin ilimlerindendir.”
Diyerek boynu bükük, zelil bir halde
Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-‘e yalvarıp ona seslenmiş, muhtaç
olduğunu ve zorda kaldığını O’na arz etmiş,
Allah’tan başka hiç kimseden istenmeyecek olan bu şeyleri Nebi
-sallallahu aleyhi ve sellem-‘den istemiştir ki bu, uluhiyette Allah’a
ortak koşmaktır.
3.
el-Bûsirî: “Kerim olan Allah’ın ‘Muntakim’ ismiyle tecelli
ettiği ve günah sahiplerini cezalandıracağı zaman bana
şefaat etsen, benim sebebimle senin ulvi makam ve merteben dar olmaz ve
ona bir noksanlık getirmez.” Diyerek
Allah’tan değil de Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-‘den istemiştir
ki bu, Mekkeli müşriklerin taptıkları putlardan istedikleri
şeyin tâ kendisidir. Onlar da putlardan, Allah katında kendilerine
şefaat (aracılık) etmelerini istiyorlardı. İşte
bu, şirkin tâ kendisidir. Ayrıca şefaat, ancak Allah izin
verdikten sonra olur. Dolayısıyla şefaati Allah’tan
başkasından istemesinin hiçbir anlamı yoktur. Çünkü
şefaatiye (aracıya) şefaat etmesi için izin verecek olan Allah
Teâlâ’nın kendisidir. Yoksa şefaatçi, kendisine izin verilmeden kendi
yanından kimseye şefaat edemez.
4.
el-Bûsirî: “Zira Allah’ın elçisi’nden benim için bir
çeşit özel emân ve koruma vardır ki; o da adımın
Muhammed olmasıdır. O, ahde vefâda
yaratılmışların en vefâlısıdır.” Diyerek Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-‘ye iftirâ
etmiştir. Zirâ Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- ile ismi Muhammed olan
kimse arasında taatten başka emân ve koruma yoktur. Allah’a ortak
koşarak sadece isimde ortak olmakla emân ve koruma olmaz.
el-Bûsirî’nin
bu sözleri, büyük bir çelişki ve açık bir şirktir. Çünkü
ilk önce Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-‘den onun ulvi makamıyla
istemiş, sonra da âhirette fazl-ı ve keremiyle kendisinin elinden
tutmasını, yoksa helak olacağını
söylemiştir.
Ona
şöyle sormak lazım:
Şefaati
ilk önce ondan nasıl istedin; sonra da ondan fazl-ı keremiyle
sana vermesini talep ettin?
Eğer:
Şefaat, Allah’ın izin vermesinden sonra olur dersen, o zaman Nebi
-sallallahu aleyhi ve sellem-‘e nasıl yalvarırsın ve ondan ümit
edersin?
Nebi
-sallallahu aleyhi ve sellem-‘den şefaat etmesini mi istiyorsun?
Şefaatin
tamamının, göklerin ve yerin mülkü kimin elinde olduğunu
sorsaydın ya! Zirâ şefaat ancak O’nun izin vermesiyle olur. Bu da
senin kıyâmet günü Allah’tan başkasından şefaat talebini
geçersiz kılar.
Eğer:
Ben sadece Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-‘nin makamını ve
Allah’ın izniyle şefaatini istiyorum, dersen, sana şöyle
denir:
O zaman
fazl-ı keremiyle sana vermesini ve dîn gününde elinden tutmasını
nasıl Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-‘den istedin? Oysa bu sözün,
Allah Teâlâ’nın şu emrine aykırıdır:
(( وَمَا أَدْرَاكَ
مَا يَوْمُ الدِّينِ. ثُمَّ مَا أَدْرَاكَ مَا يَوْمُ الدِّينِ
.
يَوْمَ
لَا تَمْلِكُ نَفْسٌ لِنَفْسٍ شَيْئاً وَالْأَمْرُ يَوْمَئِذٍ لِلَّهِ )) [ سورة
الانفطار
الآيات: 17
–
19
]
“Dîn (hesap ve cezâ) günü nedir bilir misin? Evet, dîn (hesap ve ceza) gününün
ne olduğunu bilir misin? O gün hiçbir kimse
başkası için bir şey yapamaz. O gün emir (ve hüküm), Allah’ındır.”[8]
O halde
bir kulun kalbinde îmân ile bunlar nasıl biraraya gelebilir?
Eğer:
Kıyâmet günü elimden tutmasını, makamı ve şefaatiyle
bana ihsanda bulunmasını istedim, dersen, sana şöyle denir:
Durum,
Allah’tan başkasından şefaat talep etmeye gelir ki bu,
katıksız bir şirktir.
5.
Kasîdenin bu beyitleri, yaratıcı Allah Teâlâ’dan uzak durmayı,dünya
ve âhiretin belâlarında yaratılana dayanmayı içerdiği herkesçe
bilindiği âşikârdır.
Peki
Allah Teâlâ’nın emirleri nerede kalıyor?
((1.5*************إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ )) [سورة
الفاتحة الآية: 5]
“(Allahım!)
Ancak sana ibâdet ederiz ve ancak senden yardım dileriz.”[9]
((
9.129*************فَإِنْ تَوَلَّوْا
فَقُلْ حَسْبِيَ اللّٰهُ لَا اِلٰهَ إِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ
وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ )) [ سورة التوبة الآية: 119]
“Eğer
yüz çevirirlerse, de ki: Allah bana yeter. O’ndan başka hak ilâh yoktur.
Ben ancak O’na tevekkül ettim. O, yüce Arş’ın sahibidir.”[10]
(( وَتَوَكَّلْ عَلَى
الْحَيِّ الَّذِي لَا يَمُوتُ وَسَبِّحْ بِحَمْدِهِ وَكَفٰى بِهِ بِذُنُوبِ عِبَادِهِ
خَبِيرًا
)) [ سورة الفرقان الآية: 58 ]
“Sen, o ölümsüz ve dâima diri olana (Allah’a)
tevekkül et. O’na hamd ederek O’nu tesbih
et. Kullarının günahlarından hakkıyla haberdar olarak O
yeter!”[11]
((
قُلْ إِنِّي لَا أَمْلِكُ
لَكُمْ ضَرًّا وَلَا رَشَدًا. قُلْ إِنِّي لَنْ يُجِيرَنِي مِنَ اللّٰهِ
اَحَدٌ وَلَنْ أَجِدَ مِنْ دُونِهِ مُلْتَحَدًا. إِلَّا بَلَاغًا مِنَ اللّٰهِ وَرِسَالَاتِهِ…))
[ سورة الجن الآيتان: 21-23 ]
“De ki:
Şüphesiz ben, size ne zarar verebilir, ne de fayda sağlayabilirim. De
ki: Gerçekten beni Allah’a karşı hiç kimse asla koruyamaz ve yine
asla O’ndan başka sığınacak kimse de bulamam. Ben, ancak
Allah’tan gelenleri tebliğ edebilirim ve O’nun vahiylerini
açıklayabilirim.”[12]
Eğer: el-Bûsirî, Nebi sallallahu aleyhi ve
sellem-‘in kıyâmet günü kendisine lütuf ve ihsanda bulunmasını
istememiş, aksine eğer O’nun umumi
şefaatine nâil olamazsa, helak olacağını haber vermiştir,
denirse, ona şöyle denir:
Bundan maksat; Nebi
sallallahu aleyhi ve sellem-‘den istemek ve lütuf ve ihsanda
bulunmasını O’ndan talep etmektir. Ayrıca el-Bûsirî, bir defa
Nebi sallallahu aleyhi ve sellem-‘e yalvarmış ve O’ndan başka
sığınacak kimsesi olmadığını haber
vermiştir.Daha sonra şart ve duâ sıygasıyla Nebi sallallahu
aleyhi ve sellem-‘den açıkça lütuf ve ihsanda bulunmasını
istemiştir. Bilindiği üzere istemek, bazen talep
sıygasıyla, bazen de şart sıygasıyla olabilir.
Nitekim Nuh -aleyhisselâm-‘ın
şu sözünde olduğu gibi:
((
قَالَ رَبِّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ أَنْ أَسْأَلَكَ
مَا لَيْسَ ليِ بِهِ عِلْمٌ وَ إِلَّا تَغْفِرْ ليِ وَتَرْحَمْنيِ أَكُنْ مِنَ
الْخَاسِرِينَ )) [ سورة هود الآية: 47 ]
“(Nûh:)
Rabbim! Şüphesiz ben senden hakkında bilgim olmayan şeyi
istemekten sana sığınırım.Eğer beni
bağışlamaz ve bana acımazsan, şüphesiz hüsrana uğrayanlardan olurum, dedi.”[13]
Dördüncüsü:
Değerli âlim
Abdulaziz b. Baz’a -Allah ona rahmet etsin-:
“Ben, sıhhat
derecesinin ne olduğunu bilmediğim bir hadis okudum. Bu hadis
şudur:
(( مَنْ
كَانَ
اسْمُهُ
مُحَمَّدًا
فَلَا
تَضْرِبْهُ
وَلَا تَشْتُمْهُ.))
“İsmi Muhammed olanı
vurmayın ve ona sövmeyin.”
Sorulduğunda
o şöyle cevap vermiştir:
“Bu
hadis, yalandır ve Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-‘e atılan
iftiradır. Pak sünnet-i seniyyede bu hadisin aslı yoktur.
Aynı
şekilde şu hadisler de böyledir:
“Kim, çocuğuna Muhammed ismini verirse, Muhammed’den ona bir emân
verilir ve bununla onu cennete girdirmesi yakındır.”
“İsmi Muhammed olanın evi, onlar (ev halkı) için şöyle şöyle
olur.”
Bütün bu
haberlerin sahih olmaktan yana hiçbir temeli yoktur. Bu sebeple ismine
değil de Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-‘e ittibâya itibar edilir.
Nitekim Muhammed ismini alan nice kimse vardır, ama o kötü
insandır. Çünkü Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-‘e ittibâ
etmemiş ve O’nun şeriatına boyun eğmemiştir.
Dolayısıyla isimler, insanları temize çıkarmaz.
Onları, ancak salih amelleri ve takvâları (Allah -azze ve celle’den
korkuları) temize çıkarır. Her kim, Ahmed veya Muhammed veyahut
da Ebu Kasım ismi ile isimlenir de kâfir veya fâsık ise, o isim
kendisine hiçbir fayda vermeyecektir. Aksine kulun, Allah Teâlâ’dan
korkması, Allah Teâlâ’ya itaat etmeye çalışması ve elçisi
Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-‘e göndermiş olduğu
şeriatına sıkı sıkıya bağlanması
gerekir. Ona fayda verecek olan, kurtuluş ve selâmet yolu işte budur.Sadece
isimlere gelince, onlar kurtuluş veya azap ile bağlantılı
değildir (temiz İslâm şeriatının emirlerine göre
yaşamadan sadece isimlerin Muhammed veya Ahmed’den ibâret olması,
kıyâmet günü o kimseye fayda vermeyecektir).
Şüphesiz
el-Bûsirî, Bürde kasîdesinde şöyle demekle hata etmiştir:
“Zira Allah’ın elçisi’nden benim için bir
çeşit özel emân ve koruma vardır ki; o da adımın Muhammed
olmasıdır. O, ahde vefâda yaratılmışların en vefâlısıdır.”
Şöyle
demekle de ondan daha büyük hata etmiştir:
“Ey yaratılmışların en
şereflisi! Herkes için muhakkak olan hâdise ve felâket yani ölüm ve
kıyamet meydana geldiği zaman benim için kendisine iltica
edeceğim senden başka kimse yoktur.”
“(Ey Allah’ın elçisi!) Eğer âhirette fazl-ı
ve kereminle benim elimden tutmaz ve şefaat etmezsen, sen bana de ki: Ey
ayağı kaymış biçare neredesin? Vay senin haline!”
“(Ey Allah’ın elçisi!) Bana şefaat etmekle
mertebene noksanlık gelmez. Çünkü dünya ve onun zıddı
olan âhiret senin cömertliğin ve ihsanındadır. Levh-i
Mahfuz’un ve Kalem’in yazdığı ilim de senin ilimlerindendir.”
Bu zavallı kimse, âhirette Allah -azze ve celle-‘ye
değil de Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-‘e sığınacağını
söylemiş, eğer âhirette elinden tutmazsa, helak
olacağını belirtmiş, zarar ve fayda veren, dilediğine
bahşeden ve men eden (vermeyen), dostlarını ve kendisine itaat
edenleri cehennemden kurtaracak olan Allah Teâlâ’yı unutmuş, elçisi
Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-‘i dünya ve âhiretin sahibi
yapmış, dünya ve âhiretin onun cömertliği ve
ihsanından olduğunu, O’nun gaybı bildiğini, Levh-i
Mahfuz’un ve Kalem’in yazdığı ilimin de O’nun ilimlerinden
olduğunu belirtmiştir.Bu söz, açık küfürdür ve bunun
üzerinde bir aşırılık yoktur. Allah Teâlâ’dan böyle
bir duruma düşmekten âfiyet ve selâmet dileriz.
el-Bûsirî eğer tevbe etmeden bu hâl üzere
ölmüşse, en çirkin küfür ve dalâlet üzere ölmüş demektir.
Her müslümanın, bu tür aşırılıktan sakınması
ve uzak durması ve Bürde kasîdesine ve onun yazarının
sözlerine aldanmasın.”[14]
Âlimlerin
Bürde kasîdesi hakkındaki görüşleri, bu zikredilenlerden çok daha
fazladır. Kasîdenin bazı beyitleri, tenkide yer kalmayacak
derecededir. Fakat biz, burada onlardan bazılarını seçip
zikrettik. Bu ise, maksadı beyan etmek için yeterlidir.
Dolayısıyla bu kasîdeden sakınmak gerekir. Çünkü kasîde,
açıkça aşırılıklar, küfür ve zındıklık
içermektedir.
Bu
kasîdenin tenkidi konusunda daha detaylı bilgi için bakınız:
1.
Abdurrahman evl-Mağrâvî; “el-Akîdetu’s-Selefiyye Fî
Mesîratiha’t-Târihiyye” 5. Bölüm, s: 139-154)
2.
Abdulaziz b. Muhammed Âl-i Abdullatif; “Kavâdih Akadiyye Fî
Burdeti’l-Bûsirî” makalesi.
Makalenin
linki: http://www.saaid.net/arabic/ar20.htm
Allah Teâlâ en iyi
bilendir.
[1] İnfitar Sûresi: 17-19
[2] İnfitar Sûresi: 19
[3]
Muhammed b. Abdulvahhab, “Fatiha Sûresi”,
c: 5, s: 13.
[4] Ğâfir (Mü’min) Sûresi: 16
[5] Fatiha Sûresi: 1
[6] İnfitar Sûresi: 19
[7] “Abdurrahman b. Hasan b. Muhammed
Abdulvahhab’ın Risâle ve Fetvâları”, c: 1, s: 82.
[8] İnfitar Sûresi: 17-19
[9] Fatiha Sûresi: 5
[10] Tevbe Sûresi: 119
[11] Furkan Sûresi: 58
[12] Cin Sûresi: 21-23
[13] Hud Sûresi: 47
(Teysîru’l-Azîzi’l-Hamîd fî Şerhi Kitabi’t-Tevhîd, c: 1, s: 187-189)
[14] “Şeyh Bin Baz’ın
Fetvâları”, c: 6, s: 370-371.
