Meşhur âlimlerden biri konuşmasının içinde: Müslümanlar neden bu kadar gurup ve cemaatlere bölünmüşler? Bu Hambelî, O Şafii, şu Malikî, öteki Hanefî, diğeri Selefi.. Eğer mutlaka bir mezhebe bağlanmak gerekiyorsa dinin peygamberi olması itibarıyla neden “Muhammedî” demiyoruz? Nitekim O’na nispet olmak daha hayırlı olmayacak mı, ya da Allah’ın bizi isimlendirdiği gibi Müslüman ismi yeter değil midir?. bu âlimin sözleri hakkında fikriniz nedir?
Allah’a hamd olsun.
Ümmetin
parçalanması ve bölünmesine sebep olarak fikhî mezheplerin
gösterilmesine birkaç sebepten dolayı katılmıyoruz: Birincisi:
Her intisap tefrika ve hilaf’a sebep olabileceği gibi aldığı
isim ve tanımı çerçevesinde de kalması mümkündür. Hatta Kur’an
ve Sünneti Nebevî ile sabit olan şer’î intisap dahi tefrika ve
çekişmeleri “cahiliye davası” na dönüşebilir.
Örneğin Muhacirden biri Ensâr’dan birinin arkasına bir tekme
vurduğunda, Ensârî imdat ey ensarîler! Dedi. Muhacir de imdat ey muhacirler!
Dedi. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem bunları işittiğinde
şöyle dedi: “Cahîliye davasına mı dönüyorsunuz? Onu
bırakın çünkü kokuşmuştur.”[1]
Şerî terim olarak kokuşmak, fitneye hazırlık yapmak, ister
hak ister batıl üzere, nefis ve kabileye yardım etmek, mutlak
milliyetçiliğe dönüşebileceğinden ve hak ve adalet
terazisinden göz yummak insan için mümkündür.
İkincisi: Bundan yola çıkarak
fıkhî bir mezhebe bağlanmak kendi başına
ayırımcılık değildir. Ayırımcılık,
bir mezhebe yanlış ve taassup üzere tabi olanlar arasında olur,
mezhep îmamına taassupta bulunarak mescitlerde kargaşa çıkarmak,
başka mezheplere laf atmak, başka mezheplerin amellerini küçük ya da
hatalı görmek, başka mezheplere bağlananlara
karşı kendini yüce gösterip dil uzatmak ayrılığa
neden olmaktadır. İşte bu tür taassup fıkhî bir mezhebe
bağlanmak kötü tefrikaya dönüştürüyor. tarihte bazı
mezhep müntesipleri bu hataya girmiştir. Ancak Allah’a hamdolsun
akımın genel ve büyük çoğunluğu bütün İslam
fukâhâ’larından istifade etmek için kalpler birleşmiştir.
Üçüncüsü: Fıkhi mezheplere intisap
olmak, ümmetin cesedinden kopmuş ya da yanlış inanç fırkaları
değildir. Bilakis bunlar nasları anlamak, naslar arasındaki
ilişkileri belirlemek ve şeriatta fıkhın
kaynaklarını belirten farklı ekollerdir. Çünkü
fikıhta şerîat esaslarının riayet edilmesi, ümmete rahmet
olarak gelmiş, şerîat servetinin “îctîhad” çerçevesinden asla
çıkmayan olgudur. Temeli Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem’in daha
hayattayken sahabelerinin ihtilaf anındaki ikrarından çıkarmak
istedikleridir. Örneğin; Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem:
“Hiç biriniz ikindi namazını Beni Kûreyze’ye varmadan
kılmasın”[2]
hadisindeki sahabelerin farklı anlamalarıdır. Diğer
örnek ise; Allah Resûlünün: “Bana bir defter getirin ki, size benden sonra
asla dalalete düşmeyecek bir yazı yazayım”[3] demiştir. Sahabeler söz konusu
iki hadisi farklı yorumladıkları halde aralarında bir
ayrılık ve zıtlık oluşmamıştır.
Bu nasların anlaşılmasıyla
ilgili ihtilafa düşmüş hiçbir gurubu eleştirmemiştir. Bu
farklı yorumlar içtihat yöntemlerinin esaslarının riayet
edilmesi koşuluyla bu vazifenin meşruiyetine delalet etmektedir.
Peki, bu isimlendirmeler: Hanefî, Malikî,
Şafî, Hanbelî, nereden çıktı? Fakîhin Fıkhının
hangi medreseden aldığını kolaylaştırmak için
almıştır, fıkhî görüşlerinin esaslar üzerine bina
ettiği kurallar ayrıca uzun konuların kısaltılması
amacı taşımaktadır.
Nitekim bu fıkhî medreselerin
kökleri İbni Cevzî’nin “İ’lamu’l-Muvekiin an Rab’il Alemîn”
kitabında belirttiği üzere birinci asırda bilinen ve meşhur
olan Sahabe-i Kiram’ın medreselerine dayanmaktadır.
Medine ehlinin ilmi Zeyd b. Sabit ve Abdullah
b. Ömer’ e. Mekke Ehlinin ilmi: Abdullah b. Abbas’a, Irak Ehlin ilmi:
Abdullah b. Mes’ud’un arkadaşlarına dayanmaktadır.[4]
“Kısacası Rasulullah sallallahu
aleyhi vesellem’in Sahabelerinin mezhepleri bile değişiklik
göstermektedir. Tabiinler de güçlerinin yettiği kadar onlardan
aldılar. Allah Resulü ve sahabe den işitilenler kayda
alındı. Konular, güçleri nispetince toplandı, bazı
görüşleri diğerlerine tercih ettiler, işte böylece her
tabiin âlimin kendine özel bir mezhebi meydana geldi, sonra her memleketin
bir imamı oluştu, örneğin Said b.Museyyib ve Salim b.
Abdullah b. Omer Medine de, onlardan sonra Zuhri, Kadî Yahya Said, ve Rabia
b.Abduurahman imam olarak hizmet ettiler.
Ayrıca Ata b. Ebi Rebah Mekke de.
İbrahim Nah’î ve Şa’bî, Kûfede.
Hasan-i Basrî Basra’da.
Tavûs b. Kîsan Yemen’de.
Mekhûl Şam’da imam olarak ilim
yaydılar.
Yüce Allah bir takım insanları
onların ilimlerine muhtaç ettirdi, o imamların ilimlerine
âşık oldular, onlardan hadis, sahabe fetvaları ve
görüşleri aldılar. Bu âlimlerin mezhepleri ve
araştırmaları kendilerine özgüdür, onlardan fetva istendi
ve şerî meseleler onlara sorulmaya başlandı.
Said b. Meseyyib ve İbrahim Nahaî
benzerleri fıkhın bütün konularını topladılar,
onların her konu için seleften alma yöntemleri vardı.
Said b. Meseyyib’in arkadaşları ilim
almak için fıkıhta en sağlam olan Haremeyn halkına
gidiyorlardı, mezheplerinin temeli; Îmam Omer ve Îmam Osman Radiyallahu
anhu nun fetavaları ve hükümleri, Abdullah b. Omer, Aişe,
İbni Abbas ve Medine kadılarının fetvalarıdır.
önce toplayabildiklerini topladılar daha sonra da derinlemesine
araştırdılar
İbrahim ve arkadaşları Abdullah
b. Mes’ûd’un ashabının fıkıhta en sağlam olduğuna
kanaat getirirlerdi.
Ebu Hanife’nin mezhebinin temeli Abdullah b.
Mes’ûd ve ashabının fetvaları, Ali Radiyallahu anhu ‘nun
fetvalarıdır, Şureyh ve kûfe kadılarını
fetvaları üzerine kuruludur. Ebu Hanife bu sahabelerden toplayabildiğini
topladı, daha sonra Medine halkının ve Medine eserleri
hakkında yaptıklarının aynısını yaptı,
onların çıkardığı hükümler gibi hükümler
çıkardı, sonunda kendisine fıkhın her konusunda bir
özet çıkmış oldu.[5]
Bu nakilleri aktarmamızda ki hedef: Fikhî
mezheplerinin hakikatini çıkartmak ve onların örnek sahabî ve tabiinin
mezheplerinin birer devamı olmaları olup, İslam’da kendilerince
çıkartmış oldukları şeyler
olmadığını belirtmektir. çizilmiş yolda
kaldığı müddetçe ümmet için de tefrikada değildir. yani bu
fikhî bilgileri içtihad derecesine ulaşıncaya kadar
öğrenmek, bilgilenmek, daha sonra onlarla ibadet etmek için birer
vesiledir. Ancak bu oran gelişip fırka ve taifeler oluşturup her
biri hoşuna gideni için taassup eder ve bu kurallara binaen dost
düşman belirlese, bu çoğunluğa kanıp ümmetten uzak durup
tümünün faziletlerini inkâr ederse, o zaman bu mensubiyet harama
dönüşür, çirkinlik ve rezalet olur.
İbni Kudame Rahimehullah derki: dört
mezhep gibi dinin ferî meselelerin imamların durumu kötü
değildir. zira dinin ferî meselelerin de ihtilaf etmek rahmettir, ihtilaf
edenler ihtilaflarında isabetlidirler, içtihatlarından ötürü
sevap kazanmışlardır, ihtilafları geniş bir rahmettir,
ittifakları ise kesin bir delildir.[6]
Şeyh ibni Useymin Rahimehullah Müslümanların
birlikteliğini parçalayan, kalplerde ihtilaf yaratan, cemaatler
batıldırlar. Nitekim Müslümanların mezheplerde ihtilafları
gibi ayrılığıa neden olmayan cemaatlerin ise İslam’a
hiçbir zararı yoktur. örneğin bunun mezhebi Hanbelî bu
Şafî, bu Malikî, bu Hanefî kalplerde ihtilafları olmamak
şartıyla bunda sakınca yoktur.[7]
Şeyh Salih el-Fevzan derki:
Müslümanlar arasında kalmış bellenmiş ve
yazılmış her Ehli Sünnetin dört mezhepten birini kendine mezhep
kabul eder ve bunlardan birine mensup olmaktan bir engel yoktur, bu Şafî,
Hanbelî bu hanefî, bu Malikî denilmesinden bir zarar yoktur.
Bu lakaplar, eskiden beri âlimler
arasında mevcuttur, hatta büyük âlimlere de böyle deniliyordu.
örneğin Îbni Teymiyye el-Hanbelî, Îbnûl-kayyim el-Hanbelî,
bunun benzerleri gibi, bunda sakınca yoktur. sadece bir mezhebe
mensubiyetten bir engel yoktur, engel yoktur.[8]
Sitemizde birçok önemli
fetvalarımızda, “Selefîye” ile isimlendirmenin az önceki
açıklamalarımızdan bir farkı yoktur, eğer bu kelime
firka ve kargaşaya sebebiyet verip, ümmetten ve akidesinden
ayrımcılık ve garipsenme vehmi bulunursa o zaman en iyisi:
Allah’ın bizi isimlendirdiği “İslam” ismi üzerine
kalmaktır.(191402), (125476), (101366)
En iyisini Allah bilir.
[1] Buharî, 4905,Müslim,2584.
[2] Buharî, 946,Mûslim,1770.
[3] Buharî,114,Mûslim,1637.
[4]
İbni Cevzî’nin, İ’lamu’l-Muvekiin an Rab’il
Alemîn,1,17.
[5] El-İnsaf,fî- beyani Esbabi’l İhtilaf, s,
30-33.
[6] Lam’atul-îtikad, s, 42.
[7] Likaul-Babil-Meftûh,
87/ 19
mektebetüş-Şamile, elektronik.
[8] Mecmu Fetava şeyh Salih b.Fevzan, (2,701)
