Âşûrâ günü, oruç tuttuğumuz gerçek Âşûrâ günü değil midir?Çünkü ben, gerçek günün, İbrânî takvimine göre Tişri ayının 10. günü olduğunu ve bunu, Muharrem ayının onuncu günü ile değiştirenlerin Benî Ümeyye (Ümeyye oğulları) halifeleri olduğunu okumuştum. -Tişri, Yahudi takvimine göre ilk aydır.-

Hamd, yalnızca Allah’adır.

1. Muharrem ayının onuncu
gününde tuttuğumuz Âşûrâ
orucu, Allah Teâlâ’nın Musa -aleyhisselâm-‘ı (Firavun ve onun
ordusundan) kurtardığı gündür. Bunun içindir ki Medine’de
bulunan Yahudilerden bir kesim bugünde oruç tutardı.
Bugün, aynı zamanda Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-‘in
İslâm’ın ilk yıllarında ashâbına oruç
tutmalarını emretmiş olduğu gündür. Fakat daha sonra Ramazan orucunun farz kılınmasıyla
birlikte Âşûrâ orucunun hükmü kaldırılmış
ve Âşûrâ orucu müstehap olarak kalmıştır.

Ümeyye
oğullarından bazı halifelerin Âşûrâ orucunu, Muharrem
ayı ile değiştirdikleri iddiâsı; Râfizîlerin
iddiâsıdır. Bu iddiâ, onların, dînlerini üzerine binâ
etmiş oldukları birtakım yalanlarının ve her
kötülüğü, Ümmeyye oğullarına ve onların yaşadıkları
döneme nisbet etme konusundaki akîde ve inançlarının bir
parçasıdır. Şayet Emevîler, yalan hadisler uydurup bu
hadisleri pak ve temiz İslâm şeriatına nisbet etmek isteselerdi,
Âşûrâ gününü; insanın bağırıp
çağırarak feryat etmesi, kendisini yemekten-içmekten kesmesi ve cinsel ilişkiden mahrum etmesi olarak
değil de bir bayram olması için birtakım hadisler
uydururlardı. Çünkü oruç, mübah olan şeylerden nefsi tutmak ve
alıkoymaktır. Bayram ise, bu mübah şeyleri yemek-içmek ve yapmak
için sevinç ve mutluluk günü sayılır.

2. Hiç şüphe yok ki Nebi -sallallahu
aleyhi ve sellem-‘in Medine’ye muhâcir olarak (hicret ederek) gelmesi, Muharrem
ayında olmamış, aksine Rebîül-Evvel ayında olmuştur.
Nitekim Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- Medine’ye geldiğinde
Yahudilerden bir kesimin bu günde oruç tuttuklarını görmüş
ve onlara bu oruç hakkında sorduklarında onlar şöyle
demişlerdi:

“Allah, bu günde Musa ve onunla
birlikte olanları boğulmaktan kurtardı. Bundan dolayı biz,
bu günde Allah’a şükrün bir ifâdesi olarak oruç tutuyoruz.”

Nitekim İbn-i Abbas’tan -Allah ondan
ve babasından râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre o
şöyle demiştir:

(( أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لَمَّا
قَدِمَ الْمَدِينَةَ وَجَدَهُمْ يَصُومُونَ يَوْمًا يَعْنِي عَاشُورَاءَ،
فَقَالُوا: هَذَا يَوْمٌ عَظِيمٌ، وَهُوَ يَوْمٌ نَجَّى اللهُ فِيهِ مُوسَى وَأَغْرَقَ
آلَ فِرْعَوْنَ، فَصَامَ مُوسَى شُكْرًا لِلَّهِ، فَقَالَ: أَنَا أَوْلَى بِمُوسَى
مِنْهُمْ، فَصَامَهُ وَأَمَرَ بِصِيَامِهِ.)) [ رواه البخاري ]

“Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-
Medine’ye geldiğinde
Yahûdileri bir gün yani
Âşûrâ günü oruç tutarlarken buldu.

Onlar:


Bugün büyük bir gündür.
Bugün, Allah’ın, Musa’yı (boğulmaktan) kurtardığı ve Firavun âilesini (Kızıldeniz’de)
boğduğu bir gündür.Bundan dolayı Musa,Allah’a şükrün bir
ifâdesi olarak bugün oruç tuttu.

Bunun
üzerine Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:


Ben, Musa’ya onlardan daha hak sahibiyim (daha yakınım).

Bundan
dolayı Nebi -sallallahu
aleyhi ve sellem- bugün oruç tuttu ve (ashâbına da) bugünde oruç
tutmalarını
emretti.” (Buhârî, hadis
no: 3216)

Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-‘in
Medine’ye ilk geldiğinde Yahudileri görmesi, Rebiül-Evvel ayında
mı, yoksa Muharrem ayında mı olmuştur?

Bu konuda ilim ehlinin iki
görüşü vardır. Tercihli görüşe göre, Nebi
-sallallahu aleyhi ve sellem-‘in Yahudileri görmesi, kendisiyle Yahudiler
arasında olan bu diyalog ve
ashâbına Âşûrâ orucunu emretmesi, Allah’ın ayı
olan Muharrem ayında olmuştur. Yani Nebi -sallallahu aleyhi ve
sellem-‘in Medine’ye geldikten sonraki ikinci yılda olmuştur. Buna
göre Yahudilerin buradaki dayanakları, hesap konusunda Kamerî aylara
dayanmalarıdır.

İbn-i Kayyim el-Cevziyye -Allah ona
rahmet etsin- bu konuda şöyle demiştir:

“Bu, bazı insanlara
karmaşık gelip şöyle diyebilirler:

Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-
Medine’ye sadece Rebiül-Evvel ayında
gelmiştir. Öyleyse İbn-i Abbas -Allah ondan ve
babasından râzı olsun-: Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- Medine’ye
geldiğinde Yahudileri, Âşûrâ günü oruç tutarlarken buldu,
nasıl diyebilir?”

İbn-i Kayyim el-Cevziyye -Allah ona
rahmet etsin- devamla şöyle demiştir:

“Birinci karmaşık durum
şudur:

Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-
Medine’ye geldiğinde Yahudileri, Âşûrâ günü oruç tutarlarken
buldu.Bu olayda, Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-‘in Medine’ye geldiği
günde Yahudileri oruç tutarlarken
bulduğuna dâir bir şey yoktur. Çünkü Nebi -sallallahu aleyhi
ve sellem-, Rebîül-Evvel ayının onikinci gününe tekâbül eden Pazartesi günü Medine’ye gelmiştir.
Fakat bu kıssanın vukû buluşunu ilk defa öğrenmesi,
Medine’ye geldikten sonraki ikinci yılda olmuştur. Yoksa Nebi -sallallahu
aleyhi ve sellem- Mekke’de iken öğrenmemiştir.Eğer Ehl-i
kitab’ın oruç konusundaki hesabı Kamerî aylara göre ise, durum
bu şekildedir.”
(Zâdu’l-Meâd fî Hedyi Hayri’l-İbâd; c: 2, s:
66)

Hâfız İbn-i Hacer de -Allah ona
rahmet etsin- bu konuda şöyle demiştir:

“Nebi -sallallahu aleyhi ve
sellem-‘in Medine’ye geldiği zaman Yahudileri Âşûrâ günü oruç
tutarlarken bulması sebebiyle bu haberin (hadisin) zâhiri,
karmaşık hale gelmiştir. Oysa ki Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-
Rebiül-Evvel ayında Medine’ye gelmiştir.

Bu karmaşık duruma
şöyle cevap verilebilir:

Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-‘in
Medine’ye geldiğinde Yahudileri Âşûrâ günü oruç tutarlarken
bulmasından kasıt; ilk olarak bu olayı öğrenmesi ve
bunun sebebini onlara sormasının, Medine’ye geldikten sonra
olmasıdır. Yoksa Medine’ye gelmezden önce böyle bir
olayı bildiğini ifade etmez.

Bu konuda söylenebilecek son söz
şudur:

Rivâyette mahzuf bazı kelimeler
var. Şöyle takdir edilebilir:

‘Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-‘in
Medine’ye geldikten sonra Âşûrâ gününe kadar ikâmet ettikten sonra
Yahudileri Âşûrâ günü oruç tutarlarken buldu.”
(Fethu’l-Bârî; c: 4, s: 247)

3. Yahudilerin Âşûrâ günü
tuttukları oruçlarının hesaplamaları, Kamerî aylara
göre mi, yoksa güneş aylarına (miladî takvime) göre mi idi?

Eğer -daha
önce de zikrettiğimiz gibi- Kamerî aylara göre olduğunu söylersek, bunda bir
karmaşık durum söz konusu değildir. Zirâ Muharrem
ayının onuncu günü hiçbir yıl değişmez (her yıl
aynıdır). Fakat güneş aylarına göre olduğunu
söylediğimiz zaman burada karmaşık bir durum sözkonusu
olur. Zirâ güneş aylarına göre Âşûrâ günü her
yıl değişir ve Muharrem ayının onuncu günü
devamlı sâbit olmaz.

Nitekim İbn-i Kayyim -Allah ona
rahmet etsin- bu görüş
ayrılığını zikretmiş ve Yahudilerin
hesaplamalarının, güneş aylarına (miladî takvime)
göre olduğu görüşüne varmıştır. Buna
göre Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-‘in Yahudileri bu günde oruç
tutarlarken görmesi; Medine’ye ilk gelişindeki Rebiü’l-Evvel
ayında olmuştur. Dolayısıyla
Yahudilerin güneş aylarına göre 
hesaplamaları, Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-‘in
Medine’ye geldiği güne denk gelmiştir. Allah Teâlâ’nın, Musa
-aleyhisselâm-‘ı Firavun’dan kurtardığı günün hakikatine
gelince, bu, Muharrem’in onuncu günüydü. Fakat Yahudilerin bu günü, güneş
aylarına göre ayarlamaları, onların bu tayinlerinde hata
etmelerine sebep olmuştur.

İbn-i Kayyim el-Cevziyye -Allah ona
rahmet etsin- devamla şöyle demiştir:

“Eğer
Yahudilerin hesaplamaları güneş aylarına göre ise, karmaşık durum tamamen
ortadan kalkar ve Allah Teâlâ’nın, Musa -aleyhisselâm-‘ı
kurtardığı gün, Muharrem ayının başından
onuncu gündür.Ehli kitabın bu günü, güneş aylarına göre
ayarlamaları, Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-‘in Rebiü’l-Evvel
ayında Medine’ye gelmesine denk
gelmiştir.Ehli kitabın orucu, ancak güneşin hareketine
göredir.Müslümanların orucu ise, kamerî aylara göredir. Aynı
şekilde müslümanların haccı ve diğer farz veya müstehap bütün ibâdetleri kamerî aylara
göredir.

Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-‘in:

“Biz, Musa’ya
sizden daha hak sahibiyiz.”

Sözü; bu günü yüceltme ve onu tayin
etme konusundaki bu öncelikli hüküm açıkça belli olmuş, Ehli
kitap ise, güneş yılının değişmesi sebebiyle bu
günün tayininde hata etmişlerdir. Aynı şekilde
Hıristiyanlar da ayların değişmesi sebebiyle
yılın bir mevsimine göre hareket ederek oruçlarının
tayininde hata etmişlerdir.”
(Zâdu’l-Meâd fî Hedyi Hayri’l-İbâd; c: 2, s:
69-70)

Hâfız İbn-i Hacer -Allah ona
rahmet etsin- ihtimalli olan bu te’vili zikrettikten sonra hem buna, hem de
İbn-i Kayyim’in bu ihtimali tercih etmesine reddiye vermiş ve bu
değerlendirmesini, sonradan bulduğu bir rivayetle şöyle
cerheder:

 “Bazı sonraki âlimler
şöyle demişlerdir:

Yahudilerin, Âşûrâ orucunu güneş takvimine göre hesaplamaları
da muhtemeldir: Onların hesabınca Âşûrâ günü, Nebi -sallallahu
aleyhi ve sellem-‘in Rebiü’l-Evvel ayında Medine’ye gelmesine tesadüf
etmiş olabilir ve böylelikle karmaşık (müşkil) durum
tamamen ortadan kalkmış olur.”

İbn-i Kayyim, bunu, Zâdu’l-Meâd’da bu şekilde belirlemiş ve
şöyle demiştir:

‘Ehli kitabın orucu, ancak
güneşin hareketine göredir.’

(İbn-i Hacer) dedim ki:

-İbn-i Kayyim’in (Yahudilerin
Âşûrâ günü orucu güneşin hareketine göre olursa)
karmaşık (müşkil) durum tamamen ortadan kalkar sözü, çok
ilginçtir. Çünkü bunu söylemek, başka bir karmaşık
durumu gerektirir ki o da şudur: Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-
Âşûrâ orucunu kamerî aylara göre tutmalarını
emretmiştir. Bilindiği üzere müslümanların Âşûrâ
orucu, her asırda Muharrem ayında olmuştur, Muharrem’in
dışındaki diğer aylarda olmamıştır.

Evet, Taberânî’nin
el-Mu’cemu’l-Kebîr’inde, yukarıda zikredilen ihtimali te’yid eden Zeyd b. Sâbit’ten
-Allah ondan râzı olsun- ceyyid bir senedle rivâyet olunmuş şu
hadisi buldum:

((
لَيْسَ يَوْمُ
عَاشُورَاءَ بِالْيَوْمِ الَّذِي يَقُولُهُ النَّاسُ، إِنَّمَا كَانَ يَوْمَ
تُسْتَرُ فِيهِ الْكَعْبَةُ، وتَقْلِسُ فِيهِ الْحَبَشَةُ عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ
صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، وَكَانَ يَدُورُ فِي السَّنَةِ، فَكَانَ
النَّاسُ يَأْتُونَ فُلانًا الْيَهُودِيَّ، فَيَسْأَلُونَهُ، فَلَمَّا مَاتَ
الْيَهُودِيُّ أَتَوْا زَيْدَ بن ثَابِتٍ فَسَأَلُوهُ.)) [ رواه الطبراني في المعجم الكبير ]

“Âşûrâ günü,insanların (yahudilerin) Âşûrâ dedikleri gün
değildir.O gün, Kâbe’nin örtüldüğü (örtüsünün giydirildiği) ve o günde Habeşli
kölelerin mızrak ve kılıçlarla Rasûlullah -sallallahu
aleyhi ve sellem-‘in huzurunda oynadıkları gündür. O gün, sene
içerisinde dönmekte idi. Bunun gününü
(tesbit etmek için) falanca
yahudiye gidip sorarlar, o da onlara hesap ederdi. O yahudi ölünce Zeyd b.
Sâbit’e gelip ondan sormaya
başladılar.” (Taberânî, ‘el-Mu’cemu’l-Kebîr’)

Buna göre iki
yolu birleştirmek için şöyle diyebiliriz:

Bu meselede aslolan, o şekilde
(kamerî aylara göre) olmasıdır.
Nitekim Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- Âşûrâ orucunu
emrettiği zaman, kendi şeriatının hükmüne müracaat etmiştir.
Yani hilali esas almıştır.Bunun içindir ki müslümanlar, buna
(hilale) göre hareket etmişlerdir.
Fakat Ehli kitabın, oruçlarında güneşin hareketine göre hareket ettiklerini iddiâ edenin bu
görüşünün gözden geçirilmesi gerekir.Zirâ yahudiler,
oruçlarında sadece hilale itibar ederler. Çünkü onlardan bunu
gördük.Yahudilerden bir kesimin, güneş aylarını
gözönünde bulundurması ve ona
göre hareket etmesi de muhtemeldir. Fakat bu kesim günümüzde mevcut
değildir.

Tıpkı Allah Teâlâ’nın,
haklarında:

“Üzeyr, Allah’ın
oğludur” diyen yahudileri haber verdiği o kimselerin neslinin
tükenmiş olması gibi, güneş aylarını
gözönünde bulunduran ve ona göre hareket eden yahudiler de
tükenmiştir. Allah Teâlâ yahudilerin bu söylediklerinden
münezzehtir.”
(İbn-i
Hacer; Fethu’l-Bârî; c: 7, s: 276. Ayrıca bkz: Fethu’l-Bârî; c: 4, s: 247)

İbn-i Hacer, Fethu’l-Bârî’de
başka bir yerde Taberânî’nin rivâyet ettiği hadise ta’likte bulunarak
şöyle demiştir:

“Ben, onun (Taberânî’nin rivâyet ettiği hadis ile) aynı
anlamdakini (bir benzerini) Ebu’r-Reyhân el-Beyrûnî’nin,
“el-Âsâru’l-Kadîme” adlı kitabında buldum. Orada
zikrettiği şeyin özeti şudur.

‘Yahudilerin câhilleri, oruç ve bayramlarında
yıldızların hesabına dayanırlardı.
Dolayısıyla onların yılı, güneş yılı
idi, kamerî yıl değildi.

Dedim ki:

-İşte bundan dolayı, yahudiler, Aşûra meselesinde kendisine dayanacakları
hesabı bilen
birisine gerek duydular.”
(İbn-i Hacer; Fethu’l-Bârî; c: 4, s:
247-248)

Hâfız İbn-i Hacer’in -Allah ona rahmet etsin-, Zeyd b. Sâbit’ten -Allah ondan râzı olsun-
zikrettiği ve hakkında cevap verdiği esere (hadise)
gelince, Hâfız İbn-i Receb -Allah ona rahmet etsin- bu hadisin senedi
ve metni hakkında şöyle demiştir:

“Bu hadiste Âşûrâ gününün, Muharrem ayında
olmadığına işâret vardır. Aksine Âşûrâ
günü, Ehli kitabın hesaplaması gibi, güneş yılına
göre hesaplanması gerekir. Bu ise, müslümanların eskiden hareket
ettikleri şeye aykırı bir durumdur… İbn-i Zinâd’ın
tek kaldığı rivâyete itibar edilemez.Nitekim İbn-i Zinâd,
hadisin hepsini Zeyd b. Sâbit’ten rivâyet etmiş, hadisin sonundaki
sözün, Zeyd b. Sâbit’in sözü olması mümkün değildir. Belki
başkasının sözüdür. Allah Teâlâ en iyi bilendir.”
(Letâifu’l-Meârif; s: 53)

4. Bir kimse şöyle diyebilir:

Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-, Âşûrâ gününün, Allah Teâlâ’nın o günde Musa ve
onunla beraber olanları (Firavun’dan ve ordusundan)
kurtardığı gün olduğunu söyleyen yahudileri nasıl
tasdik etmiştir?

Âşûrâ orucunu teşvik eden hadisleri karalamak isteyen
Râfızîler, çirkin emellerine hileyle ulaşmak ve Âşûrâ
orucunun Emevîlerin çıkardığı bir bid’at olduğunu
ileri sürdükleri iddiâlarını temize çıkarmak için bu soruyu
sormaktadırlar.

el-Mâzerî -Allah ona rahmet etsin- bu meseledeki karmaşık
(müşkil) durumu zikretmiş ve buna şöyle cevap
vermiştir:

“Yahudilerin haberi makbul değildir
(kabul edilmez).

Dolayısıyla Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-‘in yahudilerin
söylediklerinin doğru olduğu, Allah Teâlâ tarafından
kendisine vahyedilmiş olması veya bu bilginin kendisinde
oluşması için bununla ilgili haberler kendisine ardarda gelmiş
olması muhtemeldir.”
(Nevevî; Sahih-i Müslim Şerhi; c: 8, s: 11’de nakletmiştir.)

Şeyhulislâm İbn-i Teymiyye -Allah ona rahmet etsin- bu konuda
şöyle demiştir:

“Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-‘in
orucunun aslı
Ehli kitaba mutabık değil ise, Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-‘in:

“Biz, Musa’ya
sizden daha hak sahibiyiz.”

Sözü, kendisinin orucunu te’kid etmek
ve Musa’ya mutabık kalarak oruç tutan yahudilere: Sizin
yaptığınız şeyi, biz de yapıyoruz.
Dolayısıyla biz, Musa’ya sizden daha hak sahibiyiz ve biz ona sizden
daha evlâyız, diyerek bu durumu beyan etmek içindir.”
(İktidâu’s-Sırâti’l-Mustakîm; s:
174)

5. Bilinmesi gerekir ki, Nebi -sallallahu
aleyhi ve sellem- aksi
emrolunmadığı sürece Ehli kitaba mutabık kalmaktan hoşlanırdı. İşte
Âşûrâ orucu da bu konuya girer.

Nitekim İbn-i Abbas’tan -Allah ondan
ve babasından râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre o
şöyle demiştir:

(( كَانَ
النَّبِيُّ
صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ
يَسْدِلُ شَعْرَهُ، وَكَانَ الْمُشْرِكُونَ يَفْرُقُونَ رُءُوسَهُمْ، وَكَانَ
أَهْلُ الْكِتَابِ يَسْدِلُونَ رُءُوسَهُمْ، وَكَانَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ
عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يُحِبُّ مُوَافَقَةَ أَهْلِ الْكِتَابِ فِيمَا لَمْ يُؤْمَرْ
فِيهِ بِشَيْءٍ، ثُمَّ فَرَقَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ
رَأْسَهُه.)) [ رواه البخاري ]

“Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-
saçını alnına salıverirdi. Müşrikler
saçlarını ortadan ayırırlardı. Ehli kitap ise, saçlarını alınlarına
salıverirlerdi. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- kendisine bir
emir gelmeyen konularda Ehli kitaba mutabık kalmayı severdi.Fakat Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-
daha sonra saçını
ortadan ayırmaya başladı.” (Buhârî, hadis no: 3728)

İmam Buhârî’nin -Allah ona rahmet etsin- fıkhından birisi de; Ebu Musa’nın iki hadisini
rivâyet ettikten sonra bu hadis ile İbn-i Abbas’ın Âşûrâ
orucu hakkındaki hadisini rivâyet etmesidir.

Ebu Abbas
el-Kurtubî -Allah ona rahmet etsin- bu konuda şöyle demiştir:


“Rasûlullah
-sallallahu aleyhi ve sellem-‘in Âşûrâ günü oruç tutması, bu
konuda onlara (yahudilere) mutabık kalma hükmünde olması muhtemeldir.
Nitekim Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-, hicretten önce ve hac farz kılınmadan önceki ilk
haccını onların (ehli kitabın) haccettikleri gibi, onlarla birlikte haccederek
onlara mutabık kalmıştır.Zirâ haccın hepsi,
hayırlı davranıştır.


Bu konuda
şöyle de denilebilir:


Allah Teâlâ,
Âşûrâ orucunu tutması için Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve
sellem-‘e izin vermiş olabilir. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-
Medine’ye geldiğinde yahudileri bu günde oruç tutarlarken bulunca, bu orucu tutmalarına sebep olan şeyi
onlara sormuş, onlar da İbn-i Abbas’ın zikrettiği gibi
şöyle cevap vermişlerdir:

“Bugün salih (hayırlı) bir gündür. Bugün,
Allah’ın, Musa’yı ve kavmini (İsrâiloğullarını,
düşmanlarından) kurtardığı, Firavun’u ve kavmini (denizde)
boğduğu gündür. Bundan dolayı Musa, Allah’a şükrün bir
ifâdesi olarak bugün oruç tuttuğu için, biz de oruç tutuyoruz.


Bunun üzerine Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:



Biz Musa’ya, sizden daha hak sahibiyiz ve daha evlâyız.”


Nebi
-sallallahu aleyhi ve sellem-
bu orucu Medine’de tutmuş ve (ashâbına
da) bu günde  tutmalarını emretmiştir. Yan
i Âşûrâ orucunu farz
kıldı ve bu konudaki emrini de te’kid etti. Öyle ki sahâbe
-Allah onlardan râzı olsun- çocuklarına bile bu orucu tuttururlardı. Bundan dolayı Rasûlullah
-sallallahu aleyhi ve sellem- Medine’de bu orucu devamlı tutmuş ve
Ramazan orucu farz kılınıp Âşûrâ orucunun hükmü
kaldırılıncaya kadar ashâbına bu orucu
tutmalarını emretmiştir.


Nitekim
Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bu konuda şöyle
buyurmuştur:


“Şüphesiz
ki Allah, bu günün orucunu size farz kılmamıştır.”


Rasûlullah
-sallallahu aleyhi ve sellem- daha sonra bugünü oruç tutup-tutmamak
arasında serbest bırakmış ve Muâviye’nin hadisinde
geldiği üzere:


“Ben
bu gün oruçluyum”


Diyerek bu
günün orucunun fazîletini olduğu gibi bırakmıştır.


Buna
göre şöyle diyebiliriz:


Rasûlullah
-sallallahu aleyhi ve sellem-, Âşûrâ gününde yahudileri örnek
almak için oruç tutmamıştır. Zirâ Rasûlullah -sallallahu aleyhi
ve sellem- Medine’ye, yahudilerin yanına gelmeden ve onların
hallerini öğrenmeden önce bu günde oruç tutardı.Fakat
Medine’ye geldikten sonra meydana gelen şey şu olmuştur:
Yahudilerle samimi olmak ve onları çekmek için bu orucu kendisine zorunlu
kılmış ve onu tutmaya devam etmiştir. Nitekim Rasûlullah
-sallallahu aleyhi ve sellem- (İslâm’ın ilk yıllarında)
namazda onların kıblesine (Kudüs’e) yönelmiştir.
Çünkü bu vakit, Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-‘in yapmaktan Allah
tarafından yasaklanmadığı sürece Ehli kitaba mutabık kalmayı
sevdiği bir vakit idi.”
(el-Mulhim Limâ Eşkele Min Telhîsi Kitâbi Muslim; c: 3, s: 191-192)

 Hâfız İbn-i Hacer -Allah ona rahmet
etsin- bu konuda şöyle demiştir:

“Her hâlükârda Rasûlullah
-sallallahu aleyhi ve sellem-
Âşûrâ günü orucunu yahudilere uymak için
tutmamıştır. Zirâ Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-
Âşûrâ günü orucunu eskiden beri tutardı. Ancak bu ameli,
yasaklanmayan hususlarda Ehl-i kitaba mutabık olmayı sevdiği
zamana rastlar.”
(Fethu’l-Bârî;
c: 4, s: 248)

6. Âşûrâ gününün, Mekke’de Kureyşliler ve Nebi -sallallahu
aleyhi ve sellem- tarafından bilindiğine ve onların bu günü
yücelttiklerine, hatta bu günde oruç
tuttuklarına delâlet eden ilim ehlinin görüşleri daha
önce geçmişti. Nitekim Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- onlarla birlikte
bu günde oruç tutmuştu. Kureyşliler de bu günde Kâbe’ye örtüsünü
giydirirlerdi.

O halde bütün bu zikredilenlere rağmen Âşûrâ gününün, Emevîlerin çıkardığı
bir bid’at olduğunu söyleyen Râfızîlerin bâtıl
iddiâsı nerede kalıyor?

Oysa bu konuda sahih ve sâbit olan apaçık hadisler gelmiştir:

(( كَانَتْ قُرَيْشٌ تَصُومُ عَاشُورَاءَ فِي الْجَاهِلِيَّةِ،
وَكَانَ رَسُولُ اللَّهِ
صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَصُومُهُ، فَلَمَّا هَاجَرَ
إِلَى الْمَدِينَةِ صَامَهُ وَأَمَرَ بِصِيَامِهِ، فَلَمَّا فُرِضَ شَهْرُ
رَمَضَانَ قَالَ: مَنْ شَاءَ صَامَهُ، وَمَنْ شَاءَ تَرَكَهُ.)) [ رواه البخاري
ومسلم ]

“Kureyş, câhiliye
döneminde Âşûrâ orucunu tutardı.
Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- de
bu orucu tutardı. Rasûlullah
-sallallahu aleyhi ve sellem- Medine’ye hicret edince bu orucu tuttu ve (ashâbına da) tutmalarını
emretti. Daha sonra Ramazan orucu farz kılınınca şöyle buyurdu:


Dileyen bu günde oruç tutsun, dileyen de oruç tutmayı bıraksın (tutmasın).” (Buhârî, hadis no: 1794. Müslim, hadis no:
1125. Lafız, Müslim’e âittir.)

Abdullah b.Ömer’den -Allah ondan ve
babasından râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre o
şöyle demiştir:

((
أَنَّ أَهْلَ
الْجَاهِلِيَّةِ كَانُوا يَصُومُونَ يَوْمَ عَاشُورَاءَ، وَأَنَّ رَسُولَ اللَّهِ

صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ
صَامَهُ وَالْمُسْلِمُونَ قَبْلَ أَنْ يُفْتَرَضَ رَمَضَانُ، فَلَمَّا افْتُرِضَ
رَمَضَانُ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ
صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: إِنَّ عَاشُورَاءَ يَوْمٌ مِنْ
أَيَّامِ اللَّهِ، فَمَنْ شَاءَ صَامَهُ، وَمَنْ شَاءَ تَرَكَهُ.)) [ رواه مسلم ]

“Câhiliye halkı, Âşûrâ günü oruç
tutarlardı. Ramazan orucu farz kılınmadan önce Rasûlullah
-sallallahu aleyhi ve sellem- ve müslümanlar da bu orucu tuttular. Ramazan
orucu farz kılınınca Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-
şöyle buyurdu:

– Şüphesiz ki Âşûrâ,
Allah’ın günlerinden birisidir. Dileyen bu günde oruç tutsun, dileyen de
oruç tutmayı bıraksın (tutmasın).” (Müslim, hadis no: 1126)

Râfızîlere ve
bilgisizliklerinde onlara uyanlara reddiye vermek için İbn-i Ömer’in hadisini
burada zikrettik. Nebi -sallallahu aleyhi ve
sellem-‘in Âşûrâ orucunu Mekke’de tuttuğunu rivâyet eden
Âişe’nin -Allah ondan râzı olsun-, hadisinin sadece onun
rivâyeti olduğunu söylemeleri, Râfızîlerin iddiâlarından
birisidir.

İbn-i Abdilber -Allah ona rahmet
etsin- bu konuda şöyle demiştir:

“Nebi -sallallahu
aleyhi ve sellem-‘den, Âişe’nin rivâyetinin bir benzerini, Abdullah b. Ömer,
Ubeydullah b. Ömer ve Nâfi’den Eyyub rivâyet etmişlerdir.

İbn-i Ömer -Allah ondan ve
babasından râzı olsun- Âşûrâ orucu hakkında
şöyle demiştir:

“Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve
sellem- Âşûrâ orucunu tutmuş ve (ashâbına da)
tutmalarını emretmiştir.”
(et-Temhîd fi’l-Muvattâ’ mine’l-Meânî ve’l-Esânîd,
c: 7, s: 207)

İmam Nevevî -Allah ona rahmet etsin-
bu konuda şöyle demiştir:

“Bütün bu hadislerden elde edilen
şudur: Câhiliye halkından Kureyş kâfirleri, diğerleri ve
yahudiler Âşûrâ günü orucunu tutuyorlardı. İslâm dîni
geldikten sonra bu günün orucunu te’kid etmiş, daha sonra bu durum hafiflemiş
(farz olmaktan çıkmış) müstehap olarak
kalmıştır.”
(Sahih-i Müslim Şerhi, c: 8, s: 9-10)

Ebu Abbas el-Kurtubî -Allah ona rahmet
etsin- bu konuda şöyle demiştir:

“Âişe’nin -Allah ondan
râzı olsun-:

“Kureyş, câhiliye döneminde
Âşûrâ orucunu tutardı.”
Sözü, bu günün orucunun, câhiliye halkı tarafından meşrû oluşu ve değerinin bilindiğine
delâlet eder.Belki bu oruç hakkındaki dayanakları; İbrahim ve
İsmâil’in -Allah’ın salât ve selâmı ikisinin üzerine olsun-
şeriatları olabilir.Çünkü Kureyşliler, kendilerini
İbrahim ve İsmâil’e nisbet ederler, hac gibi birçok hükümde o ikisine
dayanırlardı.”
(el-Mulhim Limâ Eşkele Min Telhîsi Kitâbi Muslim, c: 3, s: 190-191)

7. Son olarak Âşûrâ gününün
fazîletine, bu orucun bir yıllık küçük günahlara keffâret
olduğuna ve bu günün, Muharrem ayının onuncu gününde sâbit
olduğuna dâir sahih sünnetten zikrettiğimiz şeylerin hepsi,
sadece Ehli sünnet tarafından nakledilmemiştir.Aksine
Râfızîlerin güvendikleri kendi kitaplarında bile Âşûrâ
günü orucu gelmiştir. Âşûrâ hakkında tarafımızca
bilinen şeylerin İsrâiliyât, yahudilerden alınma bilgiler ve
Emevî iftirası olduğu iddiâsı, bütün bunlar nasıl biraraya
gelebilir?

İşte size Şiâ
kaynaklarından bazı deliller:

1. Ebu Abdillah’tan
-aleyhisselâm-, onun babasından rivâyet olunduğuna göre Ali
-aliyhisselâm- şöyle demiştir:

“Âşûrâ günü oruç tutun.
Aynı şekilde dokuz ve onuncu günde de oruç tutun. Zirâ bu oruç, bir
yıllık küçük günahlara keffâret olur.”
(Nâsıruddîn et-Tûsî, Tehzîbu’l-Ahkâm; c: 4,
s: 299. el-İstibsâr; c: 2, s: 134. el-Feydu’l-Kâşânî; el-Vâfî; c: 7,
s: 13. el-Hurru’l-Âmilî; Vesâilu’ş-Şîa; c: 7, s: 337. el-Burûcerdî;
Câmiu Ehâdîsi’ş-Şîâ; c: 9, s: 474-475)

2. Hasan’ın babasından
-aleyhisselâm- rivâyet olunduğuna göre o şöyle
demiştir:

“Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve
âlihi- Âşûrâ günü oruç tuttu.”
(Tehzîbu’l-Ahkâm; c: 4, s: 299. el-İstibsâr;
c: 2, s: 134. el-Vâfî; c: 7, s: 13. Vesâilu’ş-Şîa; c: 7, s: 337.
Câmiu Ehâdîsi’ş-Şîâ; c: 9, s: 475)

3. Câfer’den -aleyhisselâm- rivâyet
olunduğuna göre o şöyle demiştir:

“Âşûrâ günü orucu, bir
yıllık (küçük) günahlara keffârettir.”
(Tehzîbu’l-Ahkâm; c: 4, s: 300. el-İstibsâr;
c: 2, s: 134. Câmiu Ehâdîsi’ş-Şîâ; c: 9, s: 475). el-Vâfî; c: 7, s:
13. Vesâilu’ş-Şîa; c: 7, s: 337)

4. Ali’den -Allah ondan râzı olsun-
rivâyet olunduğuna göre o şöyle demiştir:

“Âşûrâ günü, dokuzuncu ve
onuncu günü ihtiyatlı olarak birlikte oruç tutun.Zirâ bu oruç, önceki
yılın küçük günahlarına keffârettir. Biriniz bu günü bilemeden
yerse, (günün kalan kısmında) orucunu tamamlasın.”
(Şiî muhaddis Hüseyin en-Nûrî
et-Tabersî, Mustedreku’l-Vesâil; c: 1, s: 695. el-Burûcerdî; Câmiu
Ehâdîsi’ş-Şîâ; c: 9, s: 475)

5. İbn-i Abbas’tan -Allah ondan ve
babasından râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre o
şöyle demiştir:

“Muharrem ayı hilalini
gördüğün zaman, saymaya başla.Dokuzuncu gün
sabahladığın zaman, oruçlu olarak sabahla.”

(Râvî):

-Muhammed -sallallahu aleyhi ve âlihi- de
bu günde oruç tutar mıydı? Diye sordum.

İbn-i Abbas dedi ki:


 –
Evet.”
(Radiyyuddîn Ebu’l-Kâsim Ali b. Musa b.
Câfer b. Tâvus; İkbâlu’l-E’mâl; s: 554. el-Hurru’l-Âmilî;
Vesâilu’ş-Şîa; c: 7, s: 347. Hüseyin en-Nûrî et-Tabersî,
Mustedreku’l-Vesâil; c: 1, s: 594. Câmiu Ehâdîsi’ş-Şîâ; c: 9, s: 475.

Bu rivâyetlerin tahriclerini, Abdullah b. Abdulaziz’in;
“Hüseyin’i -Allah ondan râzı olsun- kim öldürdü?” adlı
kitabından alıntı yaparak yararlandık.)

Allah Teâlâ en iyi bilendir.