İslâm,hükümleri ve değerleriyle büyük bir dîndir.Fakat İslâm, ortaya çıkan son dîn idi.

Ben: İslâm, niçin Efendimiz Âdem -aleyhisselâm-‘dan itibaren ilk başta ortaya çıkmamıştır? İnsanın terk ettiği takdirde cezalandırılacağı namaz ve benzeri ibâdetler daha önceki dînlerde var mıydı? diye kendi kendime soruyorum.

Hamd,
yalnızca Allah’adır.

Sanırım bu karmaşık durum, İslâm
dîninin önceki semâvî dînlerden ayrı bir dîn olarak gören
kimselerin aklına gelmektedir.Bu, yahudi ve hıristiyanların
çıkarmış oldukları söylenti ve yaygaralardır.
Oysa Kur’an’ın apaçık gerçekleri, İslâm’ın, geçmiş
dînleri tamamlayan ve Peygamberimiz Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-‘in
getirmiş olduğu şey ile önceki nebilerin
gönderilmiş oldukları dînlerin aynı kaynaktan
beslendiğini pekiştirmektedir. O kaynak ise, insanlığı
hidâyet ve saadet nurlarıyla kaplayan ilâhî vahiydir.

Nitekim Allah Teâlâ bu konuda şöyle
buyurmuştur:

(( وَمَا مُحَمَّدٌ إِلاَّ رَسُولٌ
قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُ…)) [ سورة آل عمران من الآية: 144 ]

“Muhammed,
yalnızca bir elçidir. Ondan önce de nice
elçiler gelip geçmiştir.”
(Âl-i
İmrân Sûresi: 144)

Allah Teâlâ yine şöyle buyurmaktadır:

((إِنَّ
الدِّينَ عِنْدَ اللهِ الإِسْلاَمُ…))
[ سورة آل عمران من الآية
:19 ]

“Allah
katında gerçek dîn, İslâm’dır.” (Âl-i
İmrân Sûresi: 19)

Allah Teâlâ başka bir âyette şöyle
buyurmaktadır:

((
قُلْ مَا كُنْتُ بِدْعاً مِنَ الرُّسُلِ وَمَا أَدْرِي مَا يُفْعَلُ بِي وَلَا
بِكُمْ إِنْ أَتَّبِعُ إِلَّا مَا يُوحَى إِلَيَّ وَمَا أَنَا إِلَّا نَذِيرٌ
مُّبِينٌ )) [ سورة الأحقاف الآية: 9 ]

 

 

“(Ey elçi! Kavmine) De ki: Ben elçilerden bir türedi (insanlara
gönderilen Allah’ın ilk elçisi) değilim, bana ve size (Allah
tarafından dünyada) ne yapılacağını da bilemiyorum.
Ben, yalnızca bana vahyedilene uyarim ve ben, sadece apaçık bir
uyarıcıyim.” (Ahkâf Sûresi: 9)

Geçmiş nebilere tâbi
olan mü’minler, genel anlamıyla müslüman kimselerdi. Müslüman
olmaları sebebiyle cennete gireceklerdir. Eğer o nebilere tâbi olanlardan
birisi Peygamberimiz Muhammed
-sallallahu aleyhi ve sellem-‘in elçi olarak
gönderildiği zamana yetişmişse, Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-‘e tâbi olmaktan (îmân etmekten) başka bir şey
ondan kabul edilmeyecektir.

Şeyhulislâm
İbn-i Teymiyye -Allah
ona rahmet etsin- bu konuda
şöyle der:

“Mesih İsa
-aleyhisselâm-‘ın elçi olarak gelmesinden önce
değiştirilmemiş Tevrat’ın şeriatı üzere olan
kimselerle, Muhammed
-sallallahu aleyhi ve sellem-‘in elçi olarak
gelmesinden önce değiştirilmemiş İncil’in
şeriatı üzere olan kimseler gibi, her kim, Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-‘in elçi olarak gelmesinden önce
değiştirilmemiş ve nesh edilmemiş Tevrat veya İncil’in
şeriatına tâbi olmuşsa, o kimse İslâm dîni üzere
sayılır.” (“Mecmû’u’l-Fetâvâ”; c: 27, s: 370)

Allah Teâlâ katında
geçerli dînin İslâm olduğunu ve her elçinin (rasûlün), kavmini
tevhîde yani İslâm’a dâvet etmek için gönderildiğini
Allah Teâlâ bize haber verince, bizler,
Allah Teâlâ’nın kullarından dîn olarak benimsemelerini
istediği yegâne dînin İslâm olduğunu anlamış oluyoruz.
İslâm, altı îmân esasına îmân etmek, hak, adâlet ve fazîlet gibi
yüce değerler üzerine kurulan tevhîd akîdesi demektir.İslâm, hem
Âdem -aleyhisselâm-‘ın, hem de nebilerin ve rasûllerin sonuncusu Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-‘in gönderildiği dîndir.

Nitekim Hak Teâlâ bu
konuda şöyle buyurmuştur:

((وَمَا
أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ مِن رَّسُولٍ إِلَّا نُوحِي إِلَيْهِ أَنَّهُ لَا إِلَهَ
إِلَّا أَنَا فَاعْبُدُونِ )) [ سورة الأنبياء الآية: 25 ]

“(Ey Nebi!) Senden önce hiçbir elçi
göndermedik ki ona;­ ‘Benden başka hak ilâh yoktur.O halde
yalnızca bana ibâdet edin’ diye vahyetmiş olmayalım.”(Enbiyâ Sûresi: 25)

Ebu Hureyre’den -Allah ondan râzı olsun- rivâyet
olunduğuna göre, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-
şöyle buyurmuştur:

 

(( أَنَا أَوْلَى النَّاسِ بِعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ فِي الدُّنْيَا
وَالْآخِرَةِ، وَالْأَنْبِيَاءُ إِخْوَةٌ لِعَلاَّتٍ، أُمَّهَاتُهُمْ شَتَّى،
وَدِينُهُمْ وَاحِدٌ )) [ رواه البخاري ومسلم ]

 “Ben,
dünya ve âhirette, insanlar içerisinde Meryem oğlu İsa’ya en hak
sahibi olanım
kimseyim. Nebiler, farklı annelerden olan kardeşler gibidirler, fakat dînleri birdir.” (Buhârî; hadis no: 3443. Müslim, hadis no: 2365)

Hâfız İbn-i Hacer -Allah
ona rahmet etsin- bu konuda şöyle demiştir:

“Hadisin anlamı şudur:
Şeriatlarının furû’u farklı olsa da dînlerinin aslı
birdir, o da tevhîddir.” (“Fethu’l-Bârî”; c: 6, s: 489)

Doktor Ömer el-Aşkar bu
konuda şöyle der:

“Kur’an dilinde İslâm, özel
bir dînin adı değildir.Aksine İslâm, bütün nebi ve rasûllerin
seslendikleri (ona çağırdıkları) ortak dînin
adıdır.

Örneğin Nuh -aleyhisselâm-
kavmine şöyle seslenmiştir:

((
فَإِنْ تَوَلَّيْتُمْ فَمَا سَأَلْتُكُمْ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلاَّ عَلَى
اللهِ وَأُمِرْتُ أَنْ أَكُونَ مِنَ الْمُسْلِمِينَ )) [ سورة  يونس الآية: 72 ]

“Eğer

(dâvetimden)

yüz çevirecek olursanız, ben sizden
hiçbir
karşılık istemedim. Benim ecrim, yalnızca Allah’a âittir ve
ben, müslümanlardan olmakla emrolundum.”
(Yunus Sûresi:
72)

İslâm, Allah Teâlâ’nın,
nebilerin atası İbrahim -aleyhisselâm-‘a emretmiş olduğu
dînin tâ kendisidir.

Nitekim Allah Teâlâ bu konuda
şöyle buyurmuştur:

(( إِذْ
قَالَ لَهُ رَبُّهُ أَسْلِمْ قَالَ أَسْلَمْتُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ )) [ سورة
البقرة الآية: 131]

“Rabbi ona: ‘Teslim ol’
dediğinde, o: ‘Âlemlerin Rabbine teslim oldum’ demişti.”
(Bakara Sûresi:
131)

İbrahim -aleyhisselâm- ile Yakub
-aleyhisselâm-‘in her birisi çocuklarına müslüman olarak ölmelerini
vasiyet etmişlerdi.

Nitekim Allah Teâlâ bu konuda
şöyle buyurmuştur:

 

((
وَوَصَّى بِهَا إِبْرَاهِيمُ بَنِيهِ وَيَعْقُوبُ يَا بَنِيَّ إِنَّ اللهَ
اصْطَفَى لَكُمُ الدِّينَ فَلاَ تَمُوتُنَّ إَلاَّ وَأَنتُمْ مُسْلِمُونَ ))

[ سورة البقرة الآية: 132]

“İbrahim,
bunu
(İslâm üzere sebât
göstermeyi)
kendi oğullarına
da vasiyet etti, Yakub da: Oğullarım!
Şüphesiz
Allah, sizin için bu dini

(İslâm’ı)
seçti. Siz de ancak müslümanlar olarak
ölün

(diye benzer bir vasiyette bulundu).”

(Bakara Sûresi: 132)

Yakub -aleyhisselâm-‘ın çocukları
da babalarının çağırısına şöyle cevap
vermişlerdi:

((…
نَعْبُدُ إِلَـهَكَ وَإِلَـهَ آبَائِكَ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَاقَ
إِلَـهاً وَاحِداً وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ ))
[ سورة البقرة من الآية: 133]

“(Yakub’un
çocukları ):

Senin ilâhına ve ataların İbrahim, İsmail ve
İshak’ın ilâhı olan tek bir ilâha ibadet edeceğiz ve biz,
O’na boyun eğmiş müslümanlarız, demişlerdi.” (Bakara Sûresi: 133)

Musa -aleyhisselâm- kavmine
şöyle demişti:

((…
يَا قَوْمِ إِنْ كُنتُمْ آمَنتُمْ بِاللهِ فَعَلَيْهِ تَوَكَّلُواْ إِنْ كُنْتُمْ
مُسْلِمِينَ )) [ سورة يونس من الآية: 84 ]

“Ey kavmim! Eğer siz gerçekten Allah’a îmân
edip müslüman olmuşsanız, artık yalnızca O’na tevekkül
edin.”

(Yunus Sûresi: 84)

Havâriler, İsa -aleyhisselâm-‘a
şöyle demişlerdi:

((
… نَحْنُ أَنْصَارُ اللهِ آمَنَّا بِاللهِ وَاشْهَدْ بِأَنَّا مُسْلِمُونَ ))
[ سورة آل عمران
من الآية: 52 ]

“Bizi

Allah’ın
(dîninin)

yardımcıları. Allah’a îmân ettik.
 (Ey İsa!) bizim gerçekten müslümanlar
olduğumuza şahid ol! dediler.” (Âl-i İmrân
Sûresi: 52)

Ehl-i kitaptan bir kesim Kur’an’ı işittikleri zaman şöyle
demişlerdi:

((… قَالُوا آمَنَّا بِهِ إِنَّهُ الْحَقُّ مِن رَّبِّنَا إِنَّا
كُنَّا مِن قَبْلِهِ مُسْلِمِينَ ))
[ سورة القصص من الآية: 53 ]

“Ona îmân ettik, şüphesiz ki o, Rabbimizden gelen
bir gerçektir. Şüphesiz biz bundan
(Kur’an inmeden) önce de müslümandık,
derler.”

(Kasas Sûresi: 53)

İslâm, en eski
çağdan

Muhammed
-sallallahu aleyhi ve sellem-‘in peygamberliğine kadar bütün nebi ve rasûllerin ve onlara îmân
edenlerin dillerinde dolaşan genel bir şiardır.”
(“er-Rusulu ve’r-Risâlât”, s: 243)

Fakat geçmiş nebi ve
rasûllerin şeriatları (fıkhî hükümleri), rasûllerin efendisi

Muhammed -sallallahu aleyhi ve
sellem-‘in gönderilmesiyle
nesh edilip tebdil olunmuştur.

Nitekim Allah -azze ve
celle-, her zaman ve mekan için geçerli olan noksansız, mükemmel bir
şeriat getirmiş, bu şeriata uymalarını ve uymakta oldukları
geçmiş rasûllerin şeriatlarını terk etmelerini bütün
insanlara emretmiştir.

Hatta İslâm
âlimleri, geçmiş rasûllerin şeriatlarından (fıkhî
hükümlerinden) nesh edilen şeylerin, bazı tafsilatlar olduğunu,
gerçekte bu hükümlerin mücmeli (özeti), bütünü ve esasları bir ve
birbiriyle ittifak halinde olduklarını belirtmişlerdir.

İmam
Şatıbî

-Allah
ona rahmet etsin- bu konuda
şöyle demiştir:

“Zarurî, hâcî ve tahsînî konulardan olan küllî kaidelerde
nesh meydana gelmez. İstikra neticesinde ortaya
çıkmıştır ki, nesh sa­dece cüz’î fer’î meselelerde meydana
gelmiştir. Çünkü beş zarurî esasın korunmasına
yönelik her hüküm sâbit bulunmaktadır. Eğer bunlar içerisinden
bazı cüz’iler nesh edilmişse, bu mutlaka onların
hıfzını temine yönelik bir başka hususun
konulması yoluyla olmuştur. Eğer yerine bir şey
konulmaksızın nesh meydana gelmişse, bu du­rumda da
korumanın aslı mutlaka bâki kalmış olacaktır. Zira bir
cinsin bazı nevilerinin kaldırılmış olmasından o
cinsin kaldırılmış olması gibi bir sonuç meydana
gelmez.

Hatta usûlcüler,
zarurî esasların her şeriatta dikka­te alınmış
olduğunu, her millete göre koruma şekilleri farklı olsa
bile esasta bunların müşterek olduklarını iddia
etmişlerdir. Hâcî ve tahsînî konularda da durumun böyle olması
gerekir.

Nitekim
Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur:

(( شَرَعَ لَكُمْ مِنَ الدِّينِ مَا
وَصَّى بِهِ نُوحاً وَالَّذِي أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ وَمَا وَصَّيْنَا بِهِ
إِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى وَعِيسَى أَنْ أَقِيمُوا الدِّينَ وَلَا تَتَفَرَّقُوا
فِيهِ …)) [ سورة الشورى من الآية: 13 ]

“(Ey insanlar! Allah’ı birlemek ve O’na
itaat etmek sûretiyle) ‘Dîni ayakta tutun ve onda ayrılığa
düşmeyin’ diye Nûh’a (tebliğ etmesini) tavsiye ettiğini,
sana vahyettiğimizi, İbrahim’e,
Musa’ya ve İsa’ya tavsiye ettiğimizi, Allah size dîn kıldı…” (Şûrâ
Sûresi: 13)

((فَاصْبِرْ كَمَا صَبَرَ أُوْلُوا
الْعَزْمِ مِنَ الرُّسُلِ …)) [ سورة الأحقاف من الآية: 35 ]

“(Ey Rasûl!) O halde azim sahibi elçilerin sabrettikleri
gibi sen de (seni yalanlayan kavminin eziyetine) sabret…”
(Ahkâf Sûresi: 35)

Allah Teâlâ, birçok nebiden bahsettikten sonra şöyle buyurmuştur:

(( أُوْلَـئِكَ الَّذِينَ هَدَى اللهُ
فَبِهُدَاهُمُ اقْتَدِهْ قُلْ لَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْراً إِنْ هُوَ إِلاَّ
ذِكْرَى لِلْعَالَمِينَ )) [ سورة الأنعام الآية: 90 ]

“İşte o nebiler, Allah’ın
doğru yola ilettiği kimselerdir. (Ey Nebi!) O halde sen de onların yoluna uy. (Müşriklere) de ki: Bu
tebliğe karşı sizden bir ücret (dünyalık bir şey) istemiyorum.
O (İslâm),
bütün âlemler için ancak bir hatirlatmadır.” (En’âm Sûresi: 90)

Allah Teâlâ yine şöyle buyurmuştur:

(( وَكَيْفَ يُحَكِّمُونَكَ وَعِنْدَهُمُ التَّوْرَاةُ
فِيهَا حُكْمُ اللهِ ثُمَّ يَتَوَلَّوْنَ مِنْ بَعْدِ ذَلِكَ وَمَا أُوْلَـئِكَ
بِالْمُؤْمِنِينَ )) [ سورة المائدة الآية: 43 ]

“(Ey Rasûl! Bu yahudilerin yaptıkları ne kadar
da garip? Sana ve sana indirilen kitaba îmân etmedikleri halde) yanlarında,
içinde Allah’ın hükmü bulunan Tevrat varken nasıl oluyor da seni
hakem kılıyorlar, sonra bunun (verdiğin hükmün) ardından
verdiğin hükümden yüz çeviriyorlar? İşte onlar (kendi kitaplarını
inkâr etmek ve senin hükmünden yüz çevirmek sûretiyle) inanmış
değillerdir.” (Mâide Sûresi: 43) (“el-Muvâfakât”, c: 3, s: 365)

Doktor Ömer el-Aşkar bu
konuda şöyle der:

“Nebi ve rasûllerin
şeriatlarına bakan kimse, bu şeriatların temel konularda
birbiriyle ittifak halinde olduklarını görecektir.Nitekim Allah
Teâlâ’nın geçmiş ümmetler için bahsettiği namaz, zekât, hac ve
helâlinden yeme gibi dîn kıldığı hükümler hakkındaki
naslar (âyetler) daha önce zikredilmişti. Bu şeriatlar
arasında ihtilaf, sadece bazı detaylarda olmuştur. Örneğin
namazın sayıları (vakitleri), şartları, rükünleri,
zekâtın miktarları, ibâdetlerin yerleri gibi konular, şeriattan
şeriata farklılık arz edebilir. Allah Teâlâ, hikmeti gereği
bir şeriatte bir şeyi helal kılabilir, yine hikmeti gereği
başka bir şeriatte onu haram kılabilir.”

(“er-Rusulu ve’r-Risâlât”, s: 250)

Burada önemli olan şudur:

Büyük İslâm dîninin,bütün
nebilerin dîni olduğunun ve babamız Âdem -aleyhisselâm-‘ın
zamanından itibaren nübüvvetle birlikte ortaya çıkmış
olduğunun beyan edilmesidir. Bütün elçiler (rasûller) İslâm’a dâvet
etmiş, akâid ile namaz, oruç, zekât ve hac gibi hükümlere
çağırmıştır. Geçmiş ümmetlerde de bunların
hepsi vardı.

Nitekim Allah Teâlâ, nebisi
İsmail -aleyhisselâm- hakkında şöyle buyurmuştur:

((
وَكَانَ يَأْمُرُ أَهْلَهُ بِالصَّلَاةِ وَالزَّكَاةِ وَكَانَ عِنْدَ رَبِّهِ
مَرْضِيّاً )) [ سورة مريم الآية: 55 ]

“(İsmail,)

âilesine namazı ve zekâtı emrederdi. Rabb’inin katında da
hoşnutluğa ulaşmıştı.”

(Meryem Sûresi: 55)

Orucun geçmiş ümmetlere farz
kılındığının delili ise Allah Teâlâ’nın
şu emridir:

((
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى
الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ )) [ سورة البقرة الآية: 183 ]

“Ey
îmân edenler! Oruç, sizden önceki ümmetlere farz
kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki (itaatte bulunmak ve
yalnızca O’na ibâdet etmek sûretiyle sizinle günahlar arasına
önlem alarak Rabbinizden) korkarsınız.” (Bakara Sûresi: 183)

Hacca gelince, efendimiz İbrahim -aleyhisselâm-‘ın devrinden
beri hac farz kılınmıştır:

(( وَأَذِّنْ
فِي النَّاسِ بِالْحَجِّ يَأْتُوكَ رِجَالاً وَعَلَى كُلِّ ضَامِرٍ يَأْتِينَ مِنْ
كُلِّ فَجٍّ عَمِيقٍ )) [ سورة الحج الآية: 27 ]

“(Ey İbrahim!) İnsanlar arasında haccı ilan et ki, gerek
yaya olarak, gerek uzak yollardan
(derin
vadilerden) gelen yorgun düşmüş develer üzerinde sana gelsinler.”
(hac Sûresi: 27)

Bazı hükümlerin veya bazı detayların
muhtelif olmasına gelince, bu, Allah Teâlâ’nın o zamanda
kullarından istediğine göre farklılık arz eder.
Öyle ki geçmiş şeriatlar, belirli bir zaman dilimi ile ve o
devirde yaşayan kulların, işlerine gelmesi ve menfaatlerine
uygun olmasıyla sınırlı idi.

Allah Teâlâ
en iyi bilendir.