Allah Azze ve Celle’ye, O’na olan sevgimden,ihtiramımdan ve hayâmdan dolayı ibadet ediyor ve günah işlemiyorum. Yoksa cenneti istediğim ve cehenneminden korktuğum için değil. Benim sorum bu. Ben hak üzere miyim? Şayet birisi bana, niçin zina etmiyorsun, diye soracak olursa, ona: Rabbimden hayâ ettiğimden dolayı, diye cevap veririm. Yoksa ona: Cehenneminden korktuğum için, demem. Çünkü ben inanıyorum ki, ihtiram ve saygı, korkudan daha doğrudur. Lütfen bunun cevabını bana bildirin.
Hamd,
Allah’a mahsustur.
Birinci
Olarak:
Rabbimiz
Tebârake ve Teâlâ, O’ndan başka hakkıyla ibadet edilecek bir ilah
olmayandır, en güzel isimler ve en yüce sıfatlar O’nundur. Mutlak
kulluk O’nadır. Sıfatlarının azametinden ve
Zatının kemalinden dolayı muhabbet ve ibadete layık
olandır. O’nun kemali ve yüceliğinden dolayı kulluk edenlerin
kalpleri O’nu ilah edinirler. Hamd ve ilahlık sıfatlarını
hak etmesinden dolayı O’ndan başkası O’na ibadet eder.
İşte Allah Subhânehû ve Teâlâ’nın nebi ve resullerine
öğrettiği kulluğun manası budur. Allah Subhânehû ve
Teâlâ’dan başka hakkıyla ibadet edilecek başka bir ilahın
olmadığına şehadet eden bir kimsenin bunu aklında
tutması gerekir.
Allah
Azze ve Celle şöyle buyurdu:
﴿وَمَا أَرْسَلْنَا مِن
قَبْلِكَ مِن رَّسُولٍ إِلَّا نُوحِي إِلَيْهِ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا
فَاعْبُدُونِ﴾
«Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona,
“benden başka ilâh yoktur; bu itibarla bana ibadet edin” diye vahyetmiş olmayalım.»
(Enbiyâ: 25)
Allah
Azze ve Celle şöyle buyurdu:
﴿وَأَنَا اخْتَرْتُكَ
فَاسْتَمِعْ لِمَا يُوحَى . إِنَّنِي أَنَا اللَّهُ لا
إِلَهَ إِلا أَنَا فَاعْبُدْنِي وَأَقِمِ الصَّلاةَ
لِذِكْري﴾
«”Ben seni seçtim, sana vahyolunanı
dinle. Gerçek şudur ki ben Allah’ım. Benden başka ilâh yoktur.
Bana ibadet et ve beni anmak için namaz kıl.”» (Tâhâ: 13-14)
Allah
Azze ve Celle ibadeti, ulûhiyette bir oluşunun yani ibadete sadece
kendisinin hak ettiğinin üzerine tertip etmiştir.
Sıfatlarının azameti, Zatının kemali ve ibadet
edilmeye ve hamd edilmeye layık olan sadece Allah Azze ve Celle’dir.
Şeyhulislam
İbnu Teymiyye -Allah ona rahmet etsin- şöyle dedi:
“Allah
Subhânehû ve Teâlâ’nın Zâtı, ibadet edilmeye ve sevilmeye, O’nun için
ve Rasûlü için bunu hak edendir. Onda kalpler, O’nun sevgi ve itaatinin
manasını içerir. Tıpkı onda ilmi onu tasdikin
manasını içine aldığı gibi.
[Mecmû’ul-Fetâvâ:
7/541]
Şeyhulislam
İbnu Teymiyye -Allah ona rahmet etsin- şöyle dedi:
“Lâ
ilâhe illâ ente (Senden başka hakkıyla ibadet edilecek başka bir
ilâh yoktur) sözü, uluhiyette (sadece O’na kullukta) tek olduğunun
ispatıdır. Uluhiyyet, ilminin kemalini, kudretini, hikmetini içine
alır. Onda, kullarına ihsanın ispatı vardır.
Çünkü ilâh, ilah edinilendir. İlah edinilen de ibadet edilmeyi hak
edendir. En son gayede sevilmeyi gerektiren sıfatlarla muttasıf
olması sebebiyle ibadet edilmeye layık olan, son gayede boyun
eğilendir. İbadet, boyun eğme ve sevgiyi içine alır.”
[Mecmû’ul-Fetâvâ:
10/249]
Burada
alıyoruz ki, ibadete teşvik eden birinci neden, Celal, Kemal,
Rububiyyet ve Uluhiyet sıfatlarında tek olan Allah Subhânehû ve Teâlâ
için olmasıdır. İbadete teşvik eden ikinci neden ise,
Allah’ın kullarına olan nimeti, onlara olan ihsanıdır.
Muhakkak ki kalpler, kendisine iyilik yapana sevgi ile yönelir.
Şeyhulislam
İbnu Teymiyye -Allah ona rahmet etsin- şöyle dedi:
“Muhabbetin
aslı, Allah Subhânehû ve Teâlâ’yı tanımaktır. Bunun iki
esası vardır:
Birincisi:
Kullarına olan ihsanından dolayı “genel sevgi” denir. Bu
muhabbet/sevgi, bu asıl üzere hiç kimse inkâr etmez. Muhakkak ki kalpler,
kendisine iyilikte bulunana meyleder. Kendisine kötülük yapana da
buğzeder. Allah Subhânehû ve Teâlâ hakikatte kuluna karşı ihsanda
bulunan ve nimet verendir. Muhakkak ki Allah Subhânehû ve Teâlâ bütün
nimetlerle kuluna lütufta bulunandır. Şayet bu, bir vasıta
gerçekleşmiş olsa bile. Onun için nimetlere ulaşma vesilesi de
kolaylaştırılmıştır. Sebepleri yaratan da Allah
Azze ve Celle’dir. Lâkin, hakikate bu muhabbet, kendini Allah’a muhabbete kalbi
cezp etmiyorsa, o zaman hakikatte kul, kendinden başkasını
sevmiyor demektir. Yine, kim bir şeyi severse, kendisine olan ihsanından
dolayı sever. Hakikatte ise kendisinden başkasını sevmez.
Bu ise karşı çıkılan (mezmûm) bir durum değil,
övülen (mahmûd) bir durumdur. Kendisini bu sevgi ile sınırlayan
kimse, Allah’ı ancak kendisine ihsanında dolayı sevdiğini
bilmez.
İkincisi:
Buna ehil olmasından dolayı O’na olan sevgisi. Bu, bunun için sevgiyi
hak eden Allah’a olan sevgiden; Allah’ın isim ve
sıfatlarının delalet ettiği mana ile Allah’ı tanıyan,
bununla kâmil muhabbete layık olan sevgiyi ayır etmek gerekir. Bütün
fiillerinde durum aynıdır. Muhakkak ki bütün üstünlük ve nimet
Allah’tandır. O’ndan gelen her cezalandırma fazilettir. O’ndan gelen
her cezalandırma adalettir. Bunun içindir ki her halükârda övülen olmalıdır.
İyilikte ve kötülükte, bollukta ve darlıkta hamd edilmeyi hak
edendir. Bu, daha yüce ve daha kâmil olandır. Bu ise, özel sevgidir.
İşte
bunlar, kıyamet günü Allah Azze ve Celle’nin Kerim Vechi’ne (Yüzüne) bakma
lezzetini talep edenlerdir. Allah’ın zikri ve O’na münâcaat ile lezzet
alanlardır. Onlar için bu, bir balığın suya olan
ihtiyacından daha yücedir. Hatta onlar bundan uzak dursalar güç yetiremeyecekleri
elem ve acılara kapılırlar. İşte öne geçenler
bunlardır.
Muslim’de
gelen rivayette Ebu Hureyre -Allah ondan razı olsun- şöyle dedi:
( كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ
يَسِيرُ فِي طَرِيقِ مَكَّةَ فَمَرَّ عَلَى جَبَلٍ يُقَالُ لَهُ جُمْدَانُ فَقَالَ
سِيرُوا هَذَا جُمْدَانُ سَبَقَ الْمُفَرِّدُونَ قَالُوا وَمَا الْمُفَرِّدُونَ
يَا رَسُولَ اللَّهِ قَالَ الذَّاكِرُونَ اللَّهَ كَثِيرًا وَالذَّاكِرَاتُ )
Allah
Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem Mekke yolunda ilerlemekte idi. Derken
“Cumdân” denilen bir dağa uğradı ve şöyle buyurdu: “Yürüyün!
Bu Cumân’dır, müferridûn geçtiler.” Orada bulunanlar: Müferridun
nedir ey Allah’ın Rasûlü? Diye sordular. Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve
sellem şöyle buyurdu: “Allah’ı çokça zikreden kadın
ve erkeklerdir.”
Diğer
bir rivayet ise şöyledir:
( قَالُوا وَمَا الْمُفْرِدُونَ يَا
رَسُولَ اللَّهِ ؟ قَالَ : الْمُسْتَهْتَرُونَ فِي
ذِكْرِ اللَّهِ ، يَضَعُ الذِّكْرُ عَنْهُمْ أَثْقَالَهُمْ ، فَيَأْتُونَ يَوْمَ
الْقِيَامَةِ خِفَافًا )
Dediler
ki: “Mufridun” nedir ey Allah’ın Rasûlü? Diye sordular. Allah Rasûlü sallallahu
aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Allah’ın zikrine
düşkün olanlardır. Allah’ın zikri, onların üzerlerinden
ağır yükleri alır ve onlar kıyamet günü hafiflemiş bir
şekilde gelirler.”
(Bunu
Tirmizi rivayet etmiş ve Hadisin “Hasen Garib” olduğunu söylemiştir.)
[Mecmû’ul-Fetâvâ:
10/84]
İkinci
Olarak:
Kemali,
Celal oluşu, muhabbeti, ilahlığı, ibadet edilmeyi hak
etmesinden dolayı Allah’ı severse, hiç şüphe yok ki, o, Allah
Subhânehû ve Teâlâ’ya yakınlaşmayı da sever. Allah’ın
Vechine (Yüzüne) bakmayı umar ve O’na kavuşmanın özlemini
çeker. O’nun rızasına kavuşmak için sürekli çaba sarf eder.
O’nun yanında iyi kullardan olmak için O’nun muhabbet ve keremini arzular.
Bunların
hepsi de, Allah’ın rızasının mahalli olan cennete girmekle
gerçekleşir. Cennet ehli orada Allah’ın Vechine (Yüzüne) bakar.
Onların kalpleri mabudlarının, ilahlarının muhabbeti
ile dolar. Onlar, ne gözün gördüğü ne kulağın
işittiği ne de bir insanın aklına gelen nimetler içerisinde
olurlar.
İşte
bu, Allah’ın bize teşvik ettiği cennettir. Peygamberler,
Salihler, evliyalar onun özlemini çekerler. Ki kendileri orada Kerim olan
Allah Subhânehû ve Teâlâ’nın civarında olabilsinler. Orada,
Allah’ın rızası ve O’na yakın olma ile nimetlenirler. Bu
ise cennetteki lezzetlerin en büyüğüdür. Allah Azze ve Celle
şöyle buyurdu:
﴿
وَعَدَ
اللّهُ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا
الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً فِي جَنَّاتِ عَدْنٍ
وَرِضْوَانٌ مِّنَ اللّهِ أَكْبَرُ ذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ﴾
« Allah, mü’min erkek ve mü’min kadınlara içinde daimî
kalacakları, (ağaçları) altından ırmaklar akan
cennetler, Adn cennetlerinde güzel meskenler va’detmiştir. Allah’ın
hoşnudluğu ise, çok daha büyüktür. İşte, en büyük
kurtuluş budur. » (Tevbe: 72)
Bununla
öğrenmiş oluyoruz ki, Allah Azze ve Celle’ye muhabbet ve
saygı ile cenneti istemenin, onu talep etmenin, ona özlem
duymanın ve ona ulaşmada hırslı olmanın arasında
bir fark yoktur. Yine ateşten sığınmak v ondan korkmakta
böyledir. Hiç şüphesiz ki Zâtı için Allah’ı seven bir kul,
cennetin, Allah’ın rızasını kazananların diyarı
ve O’nun ikram ettiklerinin diyarı olduğunu gözünde
canlandırır, bunu tahayyül ederse, muhakkak ki o, onda Allah Azze ve
Celle’ye yaklaşmak için muhabbeti, sevgisi ve ona olan özlemi artar.
Hal böyle olunca hiç şüphe yok ki o, Cennete girmek için
çalışacak, onda yüce derecelere kavuşmak için çaba sarf edecek,
dünyadaki itaatlerinin sevabını Allah Azze ve Celle’den umacak, O’na
yakınlaşmayı isteyecek; alçaklık, uzaklaşma, öfke
ve azab diyarı olan Cehennemden onu uzaklaştıracaktır.
Üçüncü
Olarak:
Ve sen
-soru soran kardeşimiz- anlattıklarımı benimle beraber
düşündüğün zaman, Cenneti arzulamak ve Cehennemden korkmanın;
Allah’ın muhabbeti, saygı ve tazimi ile zıt düştüğü
zannının hata olduğunu öğrenmiş oldun.
Çünkü Allah’a olan muhabbet; O’na olan özlem, O’na yakın
olmayı arzu etmek, O’nun rızasına koşmak ve O’nun
gazabından uzak olmak manasına gelir.
Ancak
insanlardan birçoğu, Cennet nimetlerinin sadece yeme, içme, huriler ve
benzeri hissi nimetlerden oluştuğu vehmine kapılırlar ki,
bununla Allah’ın muhabbeti ve ibadeti ile Cenneti isteme ve Cehenneminden
sığınma arasındaki zıtlık zihinlerinde
canlanır.
Şeyhul-İslam
İbnu Teymiyye -Allah ona rahmet etsin- şöyle der:
“Burada:
“Ben sana ne Cennetine olan özlemimden ne de Cehenneminden korkarak
ibadet ediyorum” sözünü söyleyen kimsenin şüphesi ortadan
kalkmış oldu.
Muhakkak
ki bu sözü söyleyen kimse ve ona bu konuda uyanlar, Cennetin
insanların faydalandığı yeme, içme, giyinme nikâh ve
benzeri şeylerin müsemması altına girdiğini
zannetmişlerdir. Bu yüzden dolayıdır ki, şeyhlerden
bazıları Allah Azze ve Celle’nin:
﴿مِنْكُم مَنْ يُريدُ
الدُّنْيَا وَمِنْكُم مَن يُرِيدُ الآخِرَةَ﴾
«Sizden bir kısmınız dünyayı,
bir kısmınız da âhireti istiyordu.»
(Âli İmrân: 3/152) âyetini duyduğunda: Allah’ı isteyenler
nerede? diyerek hata etmiştir. Bir başkası da:
﴿ إِنَّ الله اشْتَرَى مِنَ
المُؤمِنينَ أنْفُسَهُم وَأَمْوَالُهُم بِأَنَّ لَهُم
الجَنَّةَ﴾
« Allah, mü’minlerden, cennet kendilerinin olmak
şartıyla canlarını ve mallarını satın
almıştır. » (Tevbe: 9/111) âyetini
duyduğunda şöyle demiştir: Şayet nefisler ve mallar
Cennette ise Allah’ın Vechi’ne bakmak nerede?!
Bunların
hepsi de onların Cennete Allah’ın Vechi’ne bakmanın
girmeyeceği zanlarından dolayıdır. Hakikat şudur ki,
Cennet, bütün nimetlerin toplandığı yerdir. Cennette bulunan
nimetlerin en yücesi de Allah’ın Vechi’ne (Yüzüne) bakmaktır. Bu ise
daha önceki delillerde belirttiğim gibi Cennette elde edilen
nimetlerdendir. Cehenneme girenler de Rablerini göremeyeceklerdir. Bununla
beraber bu sözü söyleyen kimse ne dediğini bilmiş
olsaydı, o şunu kastederdi: Şayet sen (ey Allah’ım!)
Cehennemi yaratmamış olsaydın veya da Cenneti
yaratmamış olsaydın yine Sana ibadet etmek farz olurdu, Sana
yaklaşmak farz olurdu, Senin Vechi’ne bakmak gerçekleşirdi. Burada
Cennetten kasıt, insanların faydalandığı şeydir.”
[Mecmû’ul-Fetâvâ:
10/62,63]
İbnul-Kayyim
-Allah ona rahmet etsin- şöyle der:
“Hakikat
olan şöyle demektir: Cennet, ağaçlar, meyveler, yeme, içme,
huriler ve saraylardan oluşan mücerret bir isim değildir.
İnsanların birçoğu Cennetin isimlendirilmesinde hata
etmektedirler. Muhakkak ki Cennet, mutlak ve kâmil nimetler diyarının
ismidir. Cennet nimetlerinin en yücesi de Allah Azze ve Celle’nin Vechi’ne
(Yüzüne) bakmak, O’nun kelamını dinlemek, gözün nuru O’na ve
rızasına yakınlaşmaktır. Bunun yanında hiçbir
lezzet, ne yeme, ne içme, ne elbise, ne de başka bir şey onunla asla
nispet edilemez. Kolay olan rızasından daha kolay, onda Cennetlerden
daha büyüktür. Allah Azze ve Celle’nin buyurduğu gibi:
﴿ورضوان من الله أكبر﴾
« Allah’ın hoşnudluğu ise, çok daha büyüktür.
» (Tevbe: 9/72)
İspatın
siyakında onu gizleyerek gelmiştir. Yani, hangi şey,
Allah’ın, kulundan razı olmasından ki o Cennetten daha büyüktür?
Senden
az da olsa gelen beni ikna eder
Lâkin
senin az olanına az denilmez
Kıyamet
Günü, Allah’ın Vechi’ni (Yüzünü) görme ile alakalı gelen sahih
rivayette Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
( فوالله ما أعطاهم الله شيئا أحب إليهم من النظر إلى وجهه )
“Vallahi
Allah Azze ve Celle sizlere kendi Vechi’ne bakmaktan daha sevgili gelen bir
şey vermemiştir.”
Başka
bir hadiste de şöyle buyurur Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve
sellem:
( أنه سبحانه إذا تجلى لهم ورأوا وجهه عيانا :
نسوا ما هم فيه من النعيم وذهلوا عنه ولم يلتفوا إليه )
“Allah
Subhânehû ve Teâlâ onlara göründüğü zaman, O’nun Vechi’ni apaçık
bir şekilde görürler. O anda içinde bulundukları bütün nimetleri
unuturlar ve onları ihmal eder ve onlara iltifat etmezler.”
Hiç
şüphe yok ki bu durum böyledir. O, insanların
akıllarına gelenden veya hayal ettiklerinden daha yücedir.
Özellikle de orada muhabbet ile sevgili olanlar
kazandığında. Muhakkak ki kişi sevdiği ile beraberdir.
Bu hükümde tahsis etme yoktur. Bilakis bu, şahid ve gâib tarafından
sabittir. Hangi nimet, hangi lezzet, hangi göz nuru ve hangi
başarı, bu birlikte olma nimetine, onun lezzetine ve onunla
gözünün nuruna yakın olabilir? Ondan daha üstün bir şeyin
olmadığı, ondan daha olgun, daha güzel göz nurunun asla
olmadığı sevgili ile birlikte olma nimetinden daha üstünü var
mıdır?
Vallahi
bu, mahbubun (sevgilinin) hazır olduğu bayraktır, başı
ârifler olan sancaktır. O, “Cennet ve Hayatı” diye isimlendirilen
varılacak yerdir. Onunla Cennet güzelleşir ve onun üzerine ayakta
durur.
Öyleyse
nasıl olur da: “Allah’a, ne Cennetini talep ederek ne de Cehenneminden
korkarak ibadet edilmez” denebilir?
Yine
Cehennem de böyledir. Allah bizleri ondan korusun. Çünkü Cehennem
ehli için Allah Azze ve Celle’yi görememeleri, O’nun hakareti,
gazabı, öfkesi ve O’ndan uzaklaşmaları, onarın
bedenlerinin ve ruhlarının ateşle yanmasından daha yücedir.
Bununla beraber kalplerindeki bu ateşin tutuşması, bedenlerinde ateşin
tutuşmasını gerekli kılar, ondan yana yaklaşır.
Nebiler,
resuller, sıddıklar, şehidler ve salihlerin istedikleri
Cennettir ve onlar Cehennemden Allah’a sığınırlar.
Allah
yardımcımız olsun. Sadece O’na tevekkül ederiz. Allah’tan
başkasında güç ve kuvvet yoktur. Allah bize yeter. O, ne güzel
vekildir.”
[Med’aricus-Sâlikîn:
2/80,81]
Allah
en iyi bilendir.
