Günahkâr kimsenin: “Bu, benim hakkımda takdir olunan Allah Teâlâ’nın kaderidir” diye kaderi gerekçe gösterip günaha düşmesi (günah işlemesi) doğru mudur?
Hamd,
yalnızca Allah’adır.
Bazı
ihmalkâr günahkârlar, kusur ve hatalarına, bunları kendilerine takdir
edenin Allah Teâlâ olduğunu gerekçe gösterip bunda
kınanmamaları gerektiğini söyleyebilirler. Onların bu
gerekçesi, hiçbir şekilde kabul edilemez. Şüphe yok ki kadere îmân,
günahkâr kimseye, farzları terketmesi veya günahları işlemesi
için bir gerekçe vermez.Müslümanlar ve akıl sahibi herkes, bu konuda ittifak
etmişlerdir.
Nitekim
Şeyhulislâm İbn-i Teymiyye -Allah ona rahmet etsin- bu konuda
şöyle demiştir:
“Hiç
kimsenin, kaderi gerekçe gösterip günah işleme hakkı yoktur.Müslümanlar
ve diğer dînlere mensup kimseler ile akıl sahibi herkes bu konuda
ittifak etmişlerdir. Şayet bu gerekçe kabul edilmiş
olsaydı, herkesin aklına geleni yapmasına imkân
tanınırdı ki, kader gerekçe gösterilip insanların
canlarına kıyılır, malları alınır ve
yeryüzünde her türlü fesat çıkarılırdı. Oysa kaderi gerekçe
gösteren kimseye haksızlık yapılmış olsa ve ona
haksızlık eden kimse de bunun kader olduğunu gerekçe olarak
gösterse, bunu asla kabul etmez. Aksine o, bu hareketiyle çelişkiye
düşer. Sözde çelişkiye düşmek, onun bozuk olduğunu
gösterir. Bu sebeple kaderi gerekçe göstermenin bozuk olduğu,
normal akıl sahipleri tarafından tartışılmaz temel
doğrular olarak bilinen bir husustur.” (Mecmûu’l-Fetâvâ; c: 8,
s: 179).
Nitekim
günah işlemeye veya Allah Teâlâ’ya itaat olan ibâdetleri terketmeye kaderi
gerekçe göstermenin bozuk olduğuna şeriat ve akıl delâlet
etmiştir.Bu şer’î delillerden bazıları şunlardır:
1.
Allah Teâlâ bu konuda şöyle
buyurmuştur:
سَيَقُولُ الَّذِينَ أَشْرَكُوا لَوْ شَاءَ
اللَّهُ مَا أَشْرَكْنَا وَلا ءَابَاؤُنَا وَلا حَرَّمْنَا مِنْ شَيْءٍ كَذَلِكَ
كَذَّبَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ حَتَّى ذَاقُوا بَأْسَنَا قُلْ هَلْ عِنْدَكُمْ
مِنْ عِلْمٍ فَتُخْرِجُوهُ لَنَا إِنْ تَتَّبِعُونَ إِلا الظَّنَّ وَإِنْ أَنْتُمْ
إِلا تَخْرُصُونَ [ سورة الأنعام الآية:
١٤٨]
“Müşrikler:Allah
dileseydi ne biz,ne de atalarımız (Allah’a) ortak koşar, hiçbir
şeyi de haram kılmazdık’ diyeceklerdir. Onlardan öncekiler
de aynı şekilde (peygamberlerini) yalanladılar ve bunun
sonucunda da azabımızı tattılar.(Ey Rasûl! Onlara) De
ki:Yanınızda bize (haram kıldığınız
hayvanlarla ekinleri,Allah’ın kâfir olmanızı dileyip sizin kâfir
olmanıza râzı olduğunu ve küfrü size sevdirdiğini iddiâ
ettiğinizi) açıklayacağınız bir bilgi mi var? Siz, (bu
dîn hakkında) zandan başka bir şeye uymuyorsunuz ve siz
sadece yalan söylüyorsunuz.” (En’am Sûresi: 148).
Bu
müşrikler, ibâdette Allah’a ortak koşmalarına, kaderi gerekçe
göstermişlerdir. Şayet onların gerekçeleri kabul ve
doğru olsaydı, Allah Teâlâ onlara azabını
tattırmazdı. Bu sebeple her kim, işlediği günah ve kusurlara
kaderi gerekçe gösterirse, kâfirlerin izlemiş oldukları yolun
doğru olduğunu söylemesi ve Allah Teâlâ’ya zulüm nisbet etmesi
gerekir ki, Allah Teâlâ bundan münezzehtir.
2.
Allah Teâlâ bu konuda şöyle
buyurmuştur:
رُسُلا مُبَشِّرِينَ وَمُنْذِرِينَ لِئَلا
يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَى اللَّهِ حُجَّةٌ بَعْدَ الرُّسُلِ وَكَانَ اللَّهُ
عَزِيزًا حَكِيمًا
[ سورة النساء الآية:
١٦٥]
“İnsanların elçilerden sonra Allah’a
karşı hiçbir gerekçe (mazeret)leri kalmasın diye
(sevabımı) müjdeleyici ve (azabımdan) uyarıcı olmaları için
elçiler (gönderdim).Allah (mülkünde) güçlü ve (işleri çekip çevirmede)
hikmet sahibidir.” (Nisâ Sûresi: 165).
Şayet günah işlemeye kaderi gerekçe göstermek geçerli bir
sebep olsaydı, elçiler (peygamberler) göndermekle huccet/özür
kesilmezdi. Aksine elçilerin gönderilmesinin gerçekte hiçbir faydası
olmazdı.
3.
Allah Teâlâ kuluna emretmiş ve
yasaklamış, gücünün yeteceği şeylerle onu sorumlu tutmuştur
(gücünün yetttiğinden fazlasını ona yüklememiştir).
Nitekim
Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur:
فَاتَّقُوا اللَّهَ مَا اسْتَطَعْتُمْ[ سورة التغابن من الآية:
١٦]
“(Ey
mü’minler!) O halde gücünüz yettiği kadarıyla Allah’tan korkun (Allah’tan
korkmada güç ve takatınızı harcayın).” (Teğâbun
Sûresi: 16)
Başka bir
âyette şöyle buyurmuştur:
لا يُكَلِّفُ اللَّهُ نَفْسًا إِلا
وُسْعَهَا
[ سورة البقرة من الآية:
٢٨٦]
“Allah, hiç kimseye gücünün
üstünde bir şey yüklemez. (Herkesin) kazandığı
(iyilik) kendi lehine, işlediği (kötülük) ise
aleyhinedir!” (Bakara Sûresi: 286).
Şayet
kul, bir fiili yapmaya zorlanmış olsaydı, ondan
kurtulamayacağı bir şeyle sorumlu tutulmuş olurdu ki bu,
bâtıl ve geçersizdir. Bunun içindir ki kul, bilmeyerek veya zorlama ile kendisinden
bir günah vuku bulmuş ise, kendsine hiçbir günah yazılmaz. Çünkü
o, bu konuda mazur görülmüş,
bağışlanmıştır. Şayet bu gerekçe doğru
olsaydı, zorla yaptırılan (zorlanan) kimse, bilmeyerek yapan
kimse ve kasten yapan kimse arasında gerçekte hiçbir fark olmazdı. Normal
akıl sahipleri tarafından tartışılmaz temel
doğrular olarak bilinmektedir ki bu kimseler arasında apaçık bir
fark vardır.
4.
Allah Teâlâ’nın kaderi, gizli
olan bir sırdır. Takdir olunan şey vukû bulmadan hiç kimse onu bilemez.
Kulun yapmakta olduğu şeylerdeki irâdesi ise, fiilinden öncedir.
Bu sebeple onun fiili istemesi, Allah Teâlâ’nın kaderine binâ
olunmamıştır. (Kader, kendisi tarafından bilinmemektedir.) Dolayısıyla
kaderi gerekçe gösteren kimsenin gerekçesi geçersizdir.Zirâ bu, bilmediği
bir şeyi iddiâ etmektir ki, gaybı da Allah Teâlâ’dan başka hiç
kimse bilemez. Bun için onun gerekçesi kabul edilemez. Çünkü kişinin
bilmediği bir şeyi gerekçe gösterme hakkı yoktur.
5.
Kaderi gerekçe gösterip günah
işlemek, şüphesiz dînî hükümlerin, hesap ve âhiretin, sevap ve
azabın ortadan kaldırılması sonucunu doğurur.
6.
Şayet kader, günah işleyen
kimseler için bir gerekçe olsaydı, cehennemlikler de cehennemi
gördükleri, oraya gireceklerini anladıkları, aynı
şekilde oraya girdikleri ve orada yerilmeye başladıkları zaman,
onlar bunu gerekçe gösterirlerdi.Ama gerçekte onlar, kaderi gerekçe
gösteremezler. Aksine onlar, Allah -azze ve celle-‘nin de buyurduğu
gibi şöyle diyeceklerdir:
رَبَّنَا أَخِّرْنَا إِلَى أَجَلٍ قَرِيبٍ نُجِبْ دَعْوَتَكَ وَنَتَّبِعِ الرسل[ سورة إبراهيم الآية:
٤٤]
“Ey Rabbimiz! Yakın bir
süreye kadar bize mühlet ver de senin dâvetine uyalım
(sana îmân
edelim) ve elçilere (peygamberlere) tâbi olalım (onları
tasdik edelim).” (İbrahim Sûresi: 44).
Yine,
cehennemlikler şöyle diyeceklerdir:
ربنا غلبت علينا شقوتنا[ سورة المؤمنون من الآية:
١٠٦]
“Ey Rabbimiz!
Azgınlığımız (şehevî
duygularımız ve hevâmız) bize üstün geldi ve biz, (fiillerimizle
hidâyetten sapan) sapıklar topluluğu idik.” (Mü’minûn
Sûresi: 106).
Yine
şöyle diyeceklerdir:
لَوْ
كُنَّا نَسْمَعُ أَوْ نَعْقِلُ مَا كُنَّا فِي أَصْحَابِ السَّعِيرِ
[ سورة الملك الآية:
١٠]
“(Onlar itiraf ederek şöyle) derler:
Şayet kulak vermiş ve aklımızı kullanmış
olsaydık, şimdi şu alevli ateşin mahkumları
arasında olmazdık!” (Mülk Sûresi: 10).
Yine
şöyle diyeceklerdir:
قَالُوا لَمْ نَكُ مِنَ الْمُصَلِّينَ[ سورة المدثر الآية: ٤٣]
“Onlar derler ki: Biz,
(dünyada)
namaz kılanlardan değildir.” (Müddessir Sûresi: 43).
Bunun
dışında başka şeyler de söylerler.
Şayet
kader, günah işleyen kimseler için geçerli bir gerekçe olsaydı, cehennemlikler
bunu gerekçe gösterirlerdi.Çünkü onlar, kendilerini cehennem
ateşinden kurtaracak birisine en çok ihtiyacı olan kimselerdir.
7. Şayet kader, günah işlemek için bir
gerekçe olsaydı,İblis bunu gerekçe gösterirdi.
Nitekim
İblis şöyle demişti:
قَالَ
فَبِمَا أَغْوَيْتَنِي لأَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَقِيمَ[ سورة الأعراف الآية:
١٦]
“İblis
dedi ki: Öyle ise beni azdırmana karşılık, yemin
ederim ki, ben de onları (insanları) saptırmak için senin
dosdoğru yolunun üzerine oturacağım (onları
İslâm’dan saptıracağım).” (A’raf Sûresi: 16).
Yine, şayet
kader, günah işlemek için bir gerekçe olsaydı, Allah Teâlâ’nın
düşmanı Firavun ile O’nun Kelim’i Musa -aleyhisselâm- aynı derecede
olurlardı.
8.
Kaderin, günah işlemek için bir
gerekçe olduğunu iddiâ edenin bu sözünü reddeden ve bu sözün
bozuk olduğunu beyan eden hususlardan birisi de şudur:
Şüphe
yok ki bizler, insanın kendisine uygun dünyalık işinde, onu elde
edinceye kadar çaba harcadığını görmekteyiz.Bir
insanın, kaderi gerekçe gösterip dünyalık işlerini
düzeltecek şeyleri terkettiğini ve kendisine zarar veren şeyler
için çalıştığını göremezsiniz. O halde niçin
dünyalık işlerinde kendisine fayda veren şeyi bırakıp,
kendisine zarar veren şeye dönmekte, sonra da kaderi gerekçe
göstermektedir?
Sana, bunu
daha iyi açıklayan başka bir örnek vereyim:
Bir kimse,
herhangi bir beldeye yolculuğa çıkmak istese ve o beldeye giden iki
yol olsa,bu iki yoldan birisincisi emîn ve güvenilir olsa, ikincisi ise, her
tarafı kargaşa, öldürme ve yağmalama ile dolu olsa, bu iki
yoldan hangisine girer dersiniz?
Hiç
şüphe yok ki o, birinci yola girecektir. Akıl sahibi hiç kimsenin
kargaşa ve korku dolu olan yola girmesi ve kaderi gerekçe göstermesi
mümkün değildir. O halde bu kimse, âhiret ile ilgili konuda, cennete
değil de cehenneme götüren yola niçin girer, sonra da kaderi gerekçe
gösterir?
9.
Kaderin, günah işlemek için bir
gerekçe olduğunu iddiâ eden kimseye -izlediği yola göre-
şöyle cevap vermek mümkündür:
Bu kimseye
şu örnekler verilerek şöyle denilse:
– Evlenmene
gerek yok.Eğer Allah Teâlâ senin hakkında evlât takdir etmişse, o
evlât sana gelecektir. Bunu takdir etmemişse asla gelmeyecektir.
– Hiçbir
şey yeme-içme. Allah Teâlâ senin hakkında tok kalmayı ve susuz
kalmamayı takdir etmişse, bu olacaktır. Bunu takdir
etmemişse, asla olmayacaktır.
– Eğer
sana yırtıcı vahşi hayvan saldırırsa, ondan
kaçma. Allah Teâlâ senin hakkında kurtulmayı takdir etmişse,
kurtulacaksın. Kurtulmayı takdir etmemişse, bu
yırtıcı hayvandan kaçmak, sana asla fayda vermeyecektir.
– Eğer
hastalanırsan, tedâvi olma.Allah Teâlâ senin hakkında şifâ
takdir etmişse, şifâ bulacaksın. Şifâ takdir
etmemişse, tedâvi olmak, sana asla fayda vermeyecektir.
Bu kimse,
söylediğimiz bu sözümüze katılır mı acaba?
Eğer
bu sözümüze katılırsa, aklının bozuk olduğunu
öğrenmiş oluruz.
Yok
eğer bu sözümüze aykırı hareket eder ve dediğimizi
onaylamazsa, kendisinin söylemiş olduğu sözün (iddiâ
ettiği şeyin) bozuk ve gerekçesinin bâtıl olduğunu
öğrenmiş oluruz.
10.
Kaderin, günah işlemek için bir gerekçe
olduğunu iddiâ eden kimse, bununla kendisini deli ve çocuklara benzetmiş
olur. Çünkü deli ve çocuklar, dînen sorumlu değillerdir. Yaptıklarından
dolayı da cezâlandırılmazlar. Eğer bu kimse, dünyalık
işlerde kendisine deli ve çocuklara davranıldığı gibi
davranılsa, buna asla râzı olmayacaktır.
11.
Kaderin, günah işlemek için bir gerekçe
olduğunu iddiâ eden kimsenin bu bâtıl gerekçesini kabul edersek, tevbe,
istiğfar, cihad, iyiliği emretme ve kötülükten alıkoyma
gibi güzel davranışlara gerek kalmaz.
12.
Eğer kader, hata ve günahlara bir
gerekçe olsaydı, insanların yararına olan şeyler ortadan
kalkar, her tarafa başıbozukluk ve kargaşa hâkim olur, had,
tazir ve kısas gibi cezalara gerek kalmazdı. Çünkü
kötülük eden kimse, kaderi gerekçe gösterecektir. Vuku bulan bütün bu
olayların, Allah Teâlâ’nın kaderiyle olduğunu gerekçe
gösterip zâlimler ve yol kesenler
için caydırıcı cezalar koymaya, onları yargılamak ve
cezalandırmak için mahkemeler açmaya ve hâkimler tâyin etmeye hiç gerek
kalmadığını iddiâ etmek, akıl sahibinin
söyleyeceği bir söz değildir.
13.
Kaderin, günah işlemek için bir gerekçe
olduğunu iddiâ ederek: “Bizler, cezâlandırılmayız.Çünkü
Allah Teâlâ bunu bizlere yazmıştır.Bu sebeple O’nun bizlere
yazmış olduğu şeylerle nasıl cezâlandırılabiliriz?
diyen kimseye, şöyle cevap verilir:
– Bizler, geçmişte
yazılmış olanlarla cezâlandırılmayız.Fakat
yaptığımız ve kazandığımız
şeylerden dolayı cezâlandırılırız. Bu sebeple
bizler, Allah Teâlâ’nın bizim için takdir ettiği veya bizlere
yazmış olduğu şeylerle emrolunmadık.Bizler, Allah
Teâlâ’nın bizlere emrettiklerini yerine getirmekle emrolunduk.
Dolayısıyla bizimle istenen şey (kevnî irâdesi) ile bizden
istenen şey (şer’î irâdesi) arasında fark vardır. Allah
Teâlâ kevnî irâdesini bizden gizlemiş, bizleri kevnî irâdesine muttali
kılmamış, fakat şer’î irâdesini yerine getirmemizi
emretmiştir.
Allah
Teâlâ’nın o fiilin vukû bulacağını önceden bilmesi, sonra
da onu yazmış olmasında bir gerekçe yoktur. Çünkü yarattıklarının
ne yaptıklarını bilmesi, O’nun her şeyi kuşatan
ilminin gereğidir. Bunda ise herhangi bir cebrîlik (zorlama/mecbur
kılma) yoktur. Buna hayatımızdan bir örnek verelim -yine de
en güzel misal Allah’ındır-:
Bir öğretmen,
öğrencilerden birisini ihmalkâr ve tenbel olduğu için sınıftaki
durumunu bildiğinden dolayı bu yıl sınıfta
kalacağını bilse, sonra bu öğrenci,
öğretmeninin önceden bildiği gibi sınıfta kalsa,
akıl sahibi birisi: Bu öğrenciyi, sınıfta kalması
için onu öğretmen zorladı der mi? Veya bu öğrencinin:
Benim sınıfta kalmamın sebebi, bu öğretmenin benim
asla sınıfta kalacağımı bildiği içindir, demesi
doğru olur mu?
Kısacası,
kaderin, günah işlemek veya itaatleri terketmek için bir gerekçe
olduğunu iddiâ etmek, dîn, akıl ve pozitif yönlerden bâtıl
bir gerekçedir.
Belirtilmesi
gerekir ki, kaderi gerekçe gösterenlerin pek çoğunun bu gerekçesi, rızâ
ve îmândan kaynaklanmamaktadır.Bu, hevâya uymaktan ve inattan
kaynaklanmaktadır. Bunun içindir ki bazı âlimler böyle kimseler hakkında
şöyle demişlerdir:
“Sen,
itaatte kaderîsin (Allah’a itaatte bulunursa, bunu kendi nefsine nisbet
eder, Allah Teâlâ’nın bunu kendisi için takdir ettiğini inkâr eder),
günahta cebrîsin (günah işlediği zaman kaderi gerekçe
gösterir), hevâ ve hevesine hangi mezhep uygun gelirse, o mezhebe
uyarsın.” (Mecmuû’l-Fetâvâ; c: 8, s: 107).
Şeyhulislâm
İbn-i Teymiyye -Allah ona rahmet etsin- kaderi gerekçe gösterenler
hakkında şöyle dmeiştir:
“Bu
topluluk, bu inanç üzere ısrar ederlerse, yahudî ve hıristiyanlardan
daha kâfir olurlar.” (Mecmuû’l-Fetâvâ; c: 8, s: 262).
Buna
göre bir kul, kusur ve günahlarına kaderi gerekçe gösteremez. Fakat
fakirlik, hastalık, yakınını kaybetme, mahsülün yok
olması, malını kaybetme ve bilmeden (hata ederek) öldürme
gibi insanın başına gelen belâ ve musibetler anında kaderi
gerekçe göstermek mümkündür. Bu ise Allah Teâlâ’ya Rab olarak râzı
olmanın kemâlindendir. Bu sebeple kaderi gerekçe göstermek, ancak
belâ ve musibetler üzerine olur, hata ve kusurlar üzerine olmaz. Bundan
dolayı cennetlik kimse, hata ve kusurlara istiğfar eder, belâ ve
musibetlere ise sabreder.
Nitekim
Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur:
فَاصْبِرْ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ
وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ [ سورة غافر الآية: ٥٥]
“(Ey Rasûl! Müşriklerin eziyetlerine)
sabret. Çünkü Allah’ın va’di haktır.Günahının
bağışlanmasını iste. Akşam-sabah Rabbine
hamdederek onu tesbih et (her türlü noksan sıfatlardan tenzih et).”
(Ğâfir/Mü’min Sûresi: 55).
Cehennemlik
ise, belâ ve musibetlere sabırsızlık gösterir. Hata ve
kusurlarına kaderi gerekçe gösterir.
Bu konuyu
şu örnekle daha güzel bir şekilde açıklayalım:
Bir kimse,
otomobiliyle aşırı sürat yapar, gerekli emniyeti temin eden
sebepleri ihmâl eder de trafik kazasına sebep olursa, bu fiilinden
dolayı yerilip hesaba çekilince kaderi gerekçe gösterse,bu gerekçesi
kabul edilemez.Diğer taraftan başka bir kimse, otomobilini
durdurmuş ve hareket ettirmemiş bir halde iken birisi gelip ona
çarptığında başka bir kimse gelip onu kınasa, kendisi
de kaderi gerekçe gösterse, bu gerekçesi kabul edilir. Ancak otomobilini
yanlış durdurarak hata etmiş ise, bu ayrıdır.
Bütün bu
anlatılanlardan kastedilen; kulun, kendi fiili ve onun hür irâdesi ile
olan şeyde, kaderi gerekçe göstermesi doğru olmaz. Kulun,
irâdesi dışında olan şeyde kaderi gerekçe göstermesi
doğrudur.
Bunun
içindir ki Âdem -aleyhisselâm- ile Musa -aleyhisselâm- birbirlerine gerekçe
göstermişlerdir. Nitekim onların birbirlerine gerekçe
göstermeleri hakkında Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle
buyurmuştur:
(( احْتَجَّ آدَمُ وَمُوسَى فَقَالَ لَهُ مُوسَى: أَنْتَ آدَمُ
الَّذِي أَخْرَجَتْكَ خَطِيئَتُكَ مِنْ الْـجَنَّةِ. فَقَالَ لَهُ آدَمُ: أَنْتَ مُوسَى
الَّذِي اصْطَفَاكَ اللهُ بِرِسَالَاتِهِ وَبِكَلَامِهِ، ثُمَّ تَلُومُنِي عَلَى
أَمْرٍ قُدِّرَ عَلَيَّ قَبْلَ أَنْ أُخْلَقَ! فَقَالَ رَسُولُ اللهُ ^: فَحَجَّ
آدَمُ مُوسَى مَرَّتَيْنِ )) [ متفق عليه]
“Âdem
ve Musa birbirlerine huccet ikâme ettiler (delil
gösterdiler). Musa, Âdem’e şöyle dedi:
–
Sen, günahı kendisini cennetten
çıkaran Âdem’sin.
Bunun üzerine Âdem ona şöyle dedi:
–
Sen, Allah’ın, risâletler
verdiği ve kendisiyle konuşmakla şereflendirip şeçtiği
Musa’sın. Sonra ben, yaratılmadan önce benim hakkımda
takdir olunan şeyden dolayı beni kınıyorsun.
Rasûlullah
-sallallahu aleyhi ve sellem- buyurdu ki:
–
Âdem, huccet ikâme etmede
(gerekçe
göstermede) Musa’ya iki defa gâlip geldi.” (Buhârî; hadis
no:3157-6961. Müslim; ahdis no: 2652).
Hadisi iyice düşünmeyen kimsenin sandığı
gibi, Âdem -aleyhisselâm-, işlediği günaha kaderi gerekçe
göstermemiştir.Musa -aleyhisselâm- da işlediği günahtan
dolayı Âdem -aleyhisselâm-‘ı kınamamıştır. Çünkü
Musa -aleyhisselâm-, Âdem -aleyhisselâm-‘ın Allah Teâlâ’dan
bağışlanma dileyip tevbe ettiğini, Rabbinin onu
seçtiğini, onun tevbesini kabul edip
bağışladığını ve onu doğru yola
ilettiğini bilmektedir. Çünkü günahına tevbe eden, hiç günah
işlemeyen gibidir.
Şayet Musa -aleyhisselâm-, Âdem -aleyhisselâm-‘ı
işlediği günahtan dolayı kınamış olsaydı, Âdem
-aleyhisselâm- ona şöyle cevap verirdi:
– Şüphesiz ben, günah işledim ve tevbe ettim. Allah
da tevbemi kabul edip beni bağışladı.
Ayrıca Âdem -aleyhisselâm- da Musa -aleyhisselâm-‘a
şöyle demesi gerekirdi:
– Ey Musa! Sen de suçsuz bir cana kıydın ve Tevrât
levhalarını yere attın …vs.
Musa -aleyhisselâm- belâ ve musibeti gerekçe
göstermiş, Âdem -aleyhisselâm- ise kaderi gerekçe
göstererek ona gâlip gelmiştir. (Bkz: Şeyhulislâm İbn-i
Teymiyye’nin; “Kaderi Gerekçe Göstermek”; s: 18-22).
“Takdir olunan belâ ve musibetlere tam teslimiyet
göstermek gerekir. Çünkü tam teslimiyet, Allah Teâlâ’yı Rab
olarak kabul etmenin kemâlindendir. Günahlara gelince, hiç kimsenin günah
işleme hakkı yoktur. Günah işlediği zaman ise
bağışlanma dilemesi ve tevbe etmesi gerekir. İnsan, hata ve
kusurlara tevbe eder, belâ ve musbibetlere ise sabreder.” (Tahâviye Akîdesi Şerhi;
s: 147).
Uyarı:
Bazı âlimler, kaderi gerekçe göstermenin câiz
olduğu kimselerden birisi de, günahtan tevbe eden kimse olduğunu
belirtmişleridr. Eğer birisi kendisini kınasa, bu kimsenin
kaderi gerekçe göstermesi câizdir.
Eğer tevbe edenlerden birisine: Niçin
şöyle şöyle yapmadın? denilse, sonra o da: Bu Allah
Teâlâ’nın kaza ve kaderi ile oldu. Ben tevbe edip Allah’tan
bağışlanma diledim, dese, bu gerekçe kendisinden kabul edilir. Çünkü
günah, onun için bir belâ ve musibet hâline gelmiştir.Zirâ o, kusur ve
ihmaline, kaderi gerekçe göstermemiştir. Aksine başına gelmiş
olan belâ ve musibet sayılan Allah’a isyanı gerekçe
göstermiştir.Şüphe yok ki günah, belâ ve musibetlerdendir.
Ayrıca buradaki gerekçe gösterme olayı, fiil vukû bulduktan ve
sona erdikten, yapan kimse de itiraf edip günahını kabul ettikten sonra
olmuştur.Bu sebeple hiç kimse, tevbe eden kimseyi günahından
dolayı kınayamaz.Burada itibar edilen şey, kâmil olan sondur,
yoksa eksik olan başlangıç değildir.
Yine de en iyisini Allah Teâlâ bilir.
Geniş bilgi için bkz: Hâfız el-Hakemî’nin:
“A’lâmu’s-Sunneti’l-Menşûra”; s: 147.
Dr. Abdurrahman el-Mahmud’un: “Kur’an ve Sünnet
Işığında Kaza ve Kader”.
Muhammed el-Hamed’in: “Kaza ve Kadere
Îmân”.
Değerli âlim Süleyman el-Huraşî’nin, bu iki
kitaptan ehl-i sünnet itikadını özetlediği
kitabı:”Ehl-i Sünnet Terâzisinde Turkî el-Hamed’in Konumu”.
