Ben, İngiltere’de yaşıyorum ve gayr-i müslimler bana çoğu zaman müslümanların niçin oruç tuttuklarını sormaktadırlar?
Bu sebeple onlara nasıl cevap vermeliyim?
Hamd, yalnızca Allah’adır.
Birincisi:
Biz müslümanlar, Allah Teâlâ bize emrettiği için Ramazan ayı
orucunu tutarız.
Nitekim Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur:
(( يَا أَيُّهَا الَّذِينَ
آمَنُواْ كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذِينَ مِنْ
قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ )) [ سورة البقرة الآية: 183
]
“Ey
îmân edenler! Oruç, sizden önceki (ümmet)lere farz
kılındığı gibi, size de farz kılındı. Umulur
ki (itaatte bulunmak ve yalnızca O’na ibâdet etmek sûretiyle sizinle
günahlar arasına önlem kılarak Rabbinizden) korkarsınız.”[1]
Bu sebeple biz, Allah Teâlâ’nın bize emrettiği bu sevilen
ibâdeti vesile kılarak Allah’a ibâdet ederiz.
Bir mü’min, şu âyete göre hareket ederek Allah Teâlâ ve elçisi
Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-‘in emirlerine hemen uymaya
çalışır:
((
إِنَّمَا كَانَ
قَوْلَ الْمُؤْمِنِينَ إِذَا دُعُوا إِلَى اللهِ وَرَسُولِهِ لِيَحْكُمَ
بَيْنَهُمْ أَنْ يَقُولُوا سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا وَأُوْلَئِكَ هُمُ
الْمُفْلِحُونَ.)) [ سورة النور الآية: 51
]
“Aralarında hüküm verilmek
üzere Allah(ın kitabın)’a
ve elçisine dâvet edilen mü’minlerin durumu; (onların hükmünü kabul
etmeleri ve) şöyle söylemeleridir: (Bize söyleneni)
işittik ve (ona çağırana) itaat ettik. İşte
kurtuluşa erenler (Naîm cennetlerinde istediklerini elde edenler),
onların tâ kendileridir.”[2]
Başka bir âyette şöyle buyurmuştur:
(( وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ
وَلاَ مُؤْمِنَةٍ إِذَا قَضَى اللهُ وَرَسُولُهُ أَمْراً أَنْ يَكُونَ لَهُمُ
الْخِيَرَةُ مِنْ أَمْرِهِمْ وَمَنْ يَعْصِ اللهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ
ضَلاَلاً مُبِينًا )) [ سورة الأحزاب الآية: 36
]
“Allah ve elçisi, herhangi
bir meselede (aralarında) hüküm verdikten sonra, hiçbir erkek veya
kadın mü’minin, o konuda başka bir tercihte bulunma hakları
yoktur (Allah ve Rasûlü’nün hükmüne aykırı hareket etmemeleri
gerekir). Kim, Allah’a ve elçisine karşı gelirse, apaçık bir
sapıklığa düşmüş (doğru yoldan
uzaklaşmış) olur.”[3]
İkincisi:
Allah -azze ve celle-‘nin hikmetinden birisi de; dînen mükellef kıldığı
kulunu, türlü türlü ibâdetleri yerine getirip-getirmeme konusunda imtihan etmek
için ona farklı ibâdetler yüklemesidir. Dolayısıyla kulu,
kendisinin tabiatına uygun olanı mı kabul edecektir? Yoksa Allah
-azze ve celle-‘nin rızâsı olan tüm emirlerine mi uyacaktır?
Örneğin kelime-i şehâdet, namaz, zekât, oruç ve hac gibi bu
beş ibâdetin bazısının sadece bedensel,
bazısının sadece finansal (mâlî), bazısının da
binek ile bağlantılı olduğunu görmekteyiz. Ki
böylelikle cömert ve eli açık olan kimse, cimri ve eli
sıkı kimseden ayırt edilsin diye.
Örneğin bazı insanlara bin rekât namaz kılmak kolay
gelebilir, ama onlar bir dirhem bile sadaka vermezler. Yine bazı insanlara
bin dirhem sadaka vermek kolay gelebilir, ama onlar bir rekât bile namaz
kılmazlar.
Bundan dolayı İslâm şeriatı, ibâdetleri
kısımlara ve türlere ayırmıştır ki, Allah’ın
emrine hemen uyup onu yerine getiren ile hevâsına uyan kimse
tanınsın ve birbirinden ayırt edilsin diye.
Örneğin namaz, sadece bedensel bir ibâdettir. Fakat abdest
alması için su satın almak ve bedenini örtmesi için elbise
satın almak gibi insanın ihtiyaç duyduğu şeyler, ibâdetin
özünden değildir.
Zekât; sadece finansal (mâlî) bir ibâdettir.Malı saymak ve hesaplamak,
zekâtı fakire ve hak eden kimseye nakletmek gibi insanın ihtiyaç duyduğu
şeyler, zekâta tâbi olan bir durumdur. Yoksa bu ibâdetin özünden
değildir.
Hac; binek gibi hem mal, hem bedenden ibâret bir ibâdettir. Mekke
halkı bunun dışındadırlar. Onların mala
ihtiyaçları yoktur.Fakat bu, çok nadir bir durumdur veyahut da Mekke
halkı, dışarıdan gelenlere göre mala ihtiyaçları
daha az olur.
Allah yolunda cihad; binek gibi hem mal, hem bedenden ibâret bir ibâdettir.
Cihad, bazen malı hak eder, bazen de bedeni hak eder.
Dînen mükellefiyet ise, nefsin sevdiği ve
hoşlandığı şeylerden el çekmek ile nefsin sevdiği
ve hoşlandığı şeylere harcamak diye
kısımlara ayrılır. Bu da bir mükellefiyet türüdür.
Nefsin sevdiği ve hoşlandığı şeylerden el
çekmek: Oruç gibi.
Nefsin sevdiği ve hoşlandığı şeylere
harcamak: Zekât gibi. Çünkü mal, nefse sevimli gelir.
Dolayısıyla nefse sevimli gelen mal, ancak ondan daha sevimli olan
için harcanır.
Nefsin sevdiği ve hoşlandığı şeylerden el
çekmek de böyledir. Belki bir kimseye bin dirhem harcamak kolay gelebilir,
ama o, bir gün bile olsa oruç tutmaz veya bunun aksi bir durum sözkonusu
olabilir.”[4]
Üçüncüsü:
Orucun meşrû kılınmasının büyük hikmetleri vardır.
Nitekim bu hikmetlerin bazısı (26862) nolu sorunun
cevabında geçmişti.
Değerli âlim Muhammed b. Salih el-Useymîn’e -Allah ona rahmet etsin-
orucun farz kılınmasının hikmeti sorulduğunda o
şöyle cevap vermiştir:
“Allah Teâlâ’nın:
(( يَا أَيُّهَا الَّذِينَ
آمَنُواْ كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذِينَ مِنْ
قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ )) [ سورة البقرة الآية: 183
]
“Ey
îmân edenler! Oruç, sizden önceki (ümmet)lere farz
kılındığı gibi, size de farz kılındı. Umulur
ki (itaatte bulunmak ve yalnızca O’na ibâdet etmek sûretiyle sizinle
günahlar arasına önlem kılarak Rabbinizden) korkarsınız.”[5]
Âyetini
okuduğumuz zaman orucun farz kılınmasındaki hikmetin; takvâ
ve Allah Teâlâ’ya ibâdet etmek olduğunu anlarız.
Takvâ,
haramları terk etmektir. Mutlak olarak zikredildiğinde emredilen
şeyleri yapmayı ve yasakları terk etmeyi kapsar.
Nitekim Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- bu konuda şöyle
buyurmuştur:
(( مَنْ لَمْ
يَدَعْ قَوْلَ الزُّورِ وَالْعَمَلَ بِهِ وَالْجَهْلَ، فَلَيْسَ لِلهِ حَاجَةٌ فِي
أَنْ يَدَعَ طَعَامَهُ وَشَرَابَهُ.)) [ رواه البخاري ]
“Kim
yalan söylemeyi, yalanla iş görmeyi ve cehâleti terk etmezse,
Allah’ın, onun yemesini ve içmesini bırakmasına
(oruç
tutmasına) ihtiyacı yoktur.”[6]
Bu konuda (37658) ve (37989) nolu
soruların cevaplarına bakabilirsiniz:
Buna göre
oruçlunun farzları yerine getirmesi, haram sözler ve haram fiillerden
uzak durması gerektiğine vurgu yapılmaktadır.
İnsanları çekiştirmemeli (gıybet etmemeli), yalan
söylememeli, aralarında laf taşımamalı, haram
alış-veriş yapmamalı ve bütün haramlardan uzak
durmalıdır. İnsan tam bir ay boyunca bunu yaparsa, senenin kalan
kısmında kendi kendine istikâmet üzere olacaktır.
Fakat üzülerek
ifâde etmek gerekirse, oruçluların pek çoğunun oruçlu günleri ile
oruçsuz günleri arasında bir fark görülmemektedir. Onlar âdetleri
olduğu gibi yine farzları terk etmekte ve haramları işlemektedirler.
Onların üzerinde orucun vakarı hissedilmemektedir. Bu fiiller orucu bozmaz,
ama sevabını eksiltir. Bazen terazide bu fiiller orucun ecrinden ağır gelebilir ve
oruçlunun sevabı zâyi olur.”[7]
[1]
Bakara Sûresi: 183
[2]
Nur Sûresi: 51
[3]
Ahzâb Sûresi: 36
[4] Muhammed b.
Salih el-Useymîn, “eş-Şerhu’l-Mumti'”, c: 6, s: 190
[5]
Bakara Sûresi: 183
[6]
Buhârî, Oruç kitabı, Yalan söylemeyi ve yalanla iş
görmeyi terk etmeyenin orucu hakkındaki bab, hadis no: 1903
[7] Muhammed b.
Salih el-Useymîn, “İslâm Rükünleriyle İlgili Fetvâlar”, s:
451
