Safer ayının, Muharrem ayı gibi bir meziyeti var mıdır? Detaylı bilgi vererek bu konuya ışık tutmanızı sizden ricâ ediyorum.
Bazı insanların bu ayda uğursuzluğa inandıklarını işittim. Bunun sebebi nedir?
Hamd,
Allah Teâlâ’ya mahsustur. Salât ve selâm, Rasûlullah
-sallallahu aleyhi ve sellem-‘in üzerine olsun.
Safer ayı, Muharrem ayından
sonra gelen12 hicrî aydan birisidir.
Bazı kimseler: “‘Safer’ diye
adlandırılmasının sebebi; Mekke halkı bu ayda
yolculuğa çıktıkları zaman Mekke’nin insanlardan
boşalması ve yalnız kalmasından dolayıdır”,
demişlerdir.
Bazı kimseler de: “Bu ayın
Safer diye adlandırılmasının sebebi; Arapların bu ayda
kabilelerle savaşmaları ve savaştıkları kabilelerin
her türlü mallarını alarak onları mal ve mülkten yoksun (elleri
boş) bırakmalarından dolayıdır”,
demişlerdir.[1]
Bu ay hakkındaki konumuz,
aşağıdaki noktaları içermektedir:
1.
Câhiliye arapları tarafından bu ay hakkında gelen
şeyler.
2.
Câhiliye halkının, bu ayda İslâm şeriatına
aykırı olan hareketleri.
3.
İslâm’a mensup kimselerde bulunan bu ay hakkındaki bid’atlar ve
bâtıl inançlar.
4.
Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-‘in hayatında bu ayda meydana gelen
savaşlar ve önemli olaylar.
5.
Safer ayı hakkında gelen uydurma ve yalan hadisler.
Birincisi: Câhiliye arapları
tarafından bu ay hakkında gelen şeyler:
Câhiliye araplarının Safer
ayında iki büyük çirkin davranışları vardı:
Birincisi: Takdim ve tehir konusunda bu
ayla diledikleri gibi oynamalarıdır.
İkincisi: Bu ayın
uğursuzluğuna inanmalarıdır.
1.
Bilindiği üzere Allah Teâlâ yılı, on iki ay olarak
yaratmış, bunlardan dört tanesini “Haram aylar”
saymış ve şânlarının yüceliğinden dolayı bu
aylarda savaşmayı haram kılmıştır.
Bu haram aylar şunlardır:
Zilkâde, Zilhicce, Muharrem ve Receb.
Bunu doğrulayan söz,
Allah’ın kitabından Allah Teâlâ’nın şu sözüdür:
((إِنَّ عِدَّةَ الشُّهُورِ عِنْدَ اللهِ اثْنَا عَشَرَ شَهْراً
فِي كِتَابِ اللهِ يَوْمَ خَلَقَ السَّمَاوَات وَالْأَرْضَ مِنْهَا أَرْبَعَةٌ
حُرُمٌ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ فَلاَ تَظْلِمُواْ فِيهِنَّ أَنْفُسَكُمْ
وَقَاتِلُوا الْمُشْرِكِينَ كَآفَّةً كَمَا يُقَاتِلُونَكُمْ كَآفَّةً
وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللهَ مَعَ الْمُتَّقِينَ )) [ سورة التوبة الآية: 36]
“Şüphesiz, Allah’ın gökleri
ve yeri yarattığı günkü hükmünde (ve Levh-i Mahfuz’da yazılı olduğu),
ayların sayısı on iki ay olup bunlardan dördü haram
aylardır. İşte dosdoğru dîn budur.O halde bunlarda (bu
aylarda) nefislerinize zulmetmeyin ve müşrikler nasıl sizinle
topyekün savaşıyorlarsa, siz de onlarla topyekün savaşın ve
bilin ki Allah, (desteği ve yardımı ile)
takvâ
sahipleriyle beraberdir.”[2]
Nitekim müşrikler bunu böyle
bilmişler, fakat bu ayı, kendi arzularına göre takdim ve
tehir etmişlerdir. Bu takdim ve tehir işinden birisi de, Muharrem
ayının yerine, Safer ayını öne almalarıdır
(üç ay arka arkaya haram olmasın diye Muharrem ayının
haramlılığını Safer ayından sonraya
ertelemişlerdir).
Müşrikler, hac aylarında umre
yapmanın, günahların en büyüğü olduğuna
inanırlardı.
Aşağıdaki zikredilen
şeyler, bazı ilim ehlinin bu konudaki görüşlerdir:
a)
İbn-i Abbas’tan -radıyallahu anhumâ- rivâyet olunduğuna göre o
şöyle demiştir:
(( كَانُوا يَرَوْنَ
أَنَّ الْعُمْرَةَ فِي أَشْهُرِ الْحَجِّ مِنْ أَفْجَرِ الْفُجُورِ فِي الْأَرْضِ،
وَيَجْعَلُونَ الْمُحَرَّمَ صَفَرًا، وَيَقُولُونَ: إِذَا بَرَا الدَّبَرْ، وَعَفَا
الْأَثَرْ، وَانْسَلَخَ صَفَرْ، حَلَّتِ الْعُمْرَةُ لِمَنِ اعْتَمَرْ.)) [ رواه
البخاري ومسلم ]
“Câhiliye
halkı, hac aylarında umre yapmayı, yeryüzünde işlenen en
büyük günah olarak görürlerdi. Bundan dolayı Muharrem’i Safer
yaparlar (Muharrem’in yerine Safer’i öne alırlar) ve şöyle
derlerdi: (Uzun hac yolculuğu sebebiyle üzerine binilen) devenin
sırtında meydana gelen yara iyileşir, günlerce yol yürüyen
devenin ayak izleri silinir ve Safer ayı çıkarsa, umre yapmak isteyen
kimseye umre helal olur.”[3]
b)
İbn-i’l-Arabî şöyle demiştir:
“İkinci Mesele:
Allah’ın haram
kıldığı haram ayların yerlerini değiştirip
erteleme şekli (en-Nesî’)
hakkında üç görüş vardır:
Birinci görüş:
İbn-i Abbas’tan
-radıyallahu anhumâ- rivâyet
olunduğuna göre şöyle demiştir:
“Cunâde b. Avf b. Umeyye el-Kinânî,
her yıl hac mevsimi gelir ve şöyle seslenirdi:
– Dikkat edin! Ebu Sumâme (haram ayların yerlerini
değiştirip erteleme konusunda) ne ayıplanır, ne de kendisine cevap verilir! Dikkat
edin! Safer ayı, ilk yıl helal aydır. Bundan dolayı biz de
onu bir yıl haram, bir yıl da helal sayarız.” Bu konuda da
Hevâzin, Ğatafân ve Suleymoğulları ile birlikte hareket
ederlerdi.
Başka bir rivâyet ise
şöyledir: Cunâde b. Avf b. Umeyye el-Kinânî şöyle derdi:
“Şüphesiz ki biz, Muharrem
ayını öne aldık, Safer ayını ise erteledik.”
Ardından bir sonraki yıl
gelince şöyle derdi:
“Şüphesiz ki biz, Safer’i
haram saydık, Muharrem’i ise (Safer’den sonraya) erteledik.”
İşte,
haram ayların yerlerini değiştirip
erteleme budur.[4]
İkinci görüş: Ziyâdelik (fazlalık):
Katâde şöyle demiştir:
“Dalâlet ehli bir topluluk, haram ayları ziyâdeleştirerek
Safer’i haram aylardan saymıştır. Onların ileri geleni hac
mevsiminde kalkar şöyle derdi:
– Dikkat edin!
İlahlarınız bu yıl Muharrem ayını haram (ay)
kılmıştır. Bunun üzerine insanlar o yıl Muharrem
ayını, haram ay kabul ederlerdi.
Ardından bir sonraki yıl
kalkar ve şöyle derdi:
– Dikkat edin!
İlahlarınız bu yıl Safer ayını haram (ay)
kılmıştır. Bunun üzerine insanlar o yıl Safer
ayını, haram ay kabul ederler ve “İki Safer ayı”
derlerdi.”
İbn-i Vehb ve İbn-i Kâsim,
Mâlik’ten buna benzer bir şekilde rivâyet etmiş ve şöyle
demiştir:
“Câhiliye halkı, (Muharrem ve
Safer aylarını) iki Safer olarak kabul ederlerdi. Bunun içindir ki
Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
(( لَا عَدْوَى
وَلَا طِيَرَةَ وَلَا هَامَةَ وَلَا صَفَرَ.))
[ رواه البخاري ومسلم ]
“Advâ[5],
Tıyara[6],
Hâme[7]
ve Safer[8]
yoktur.”[9]
Aynı şekilde Eşheb de Mâlik’ten böyle
rivâyet etmiştir.
Üçüncü görüş:
Haccı tebdil etmek (Zilhicce
ayından başka bir ayda yapmak):
Mücâhid başka bir senedle
şöyle demiştir:
((إِنَّمَا النَّسِيءُ زِيَادَةٌ فِي الْكُفْرِ يُضَلُّ بِهِ
الَّذِينَ كَفَرُواْ يُحِلِّونَهُ عَاماً وَيُحَرِّمُونَهُ عَاماً لِيُوَاطِؤُواْ
عِدَّةَ مَا حَرَّمَ اللهُ فَيُحِلُّواْ مَا حَرَّمَ اللهُ زُيِّنَ لَهُمْ سُوءُ
أَعْمَالِهِمْ وَاللهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ )) [ سورة التوبة الآية: ٣٧ ]
“(Allah’ın haram
kıldığı) Haram ayların yerlerini
değiştirip ertelemek (savaşmak için istedikleri haram
ayı, helal aylardan birisiyle değiştirip, kimisini öne
almak, kimisini de ertelemek), sadece küfürde (inkârda) ileri
gitmektir. Öyle yapmakla kâfirler, (şeytan tarafından)
büsbütün şaşırtılırlar. Allah’ın haram
kıldığı (dört aydan birisini) sayıya (dört
haram aya) denk getirmek için onu bir yıl helâl, bir yıl haram
sayarlar ve böylelikle Allah’ın haram
kıldığını helâl kabul ederler. Kötü işleri, (şeytan
tarafından) kendilerine süslenip
güzel gösterildi.Allah, kâfirler topluluğunu hidâyete
erdirmez.”[10]
(Câhiliye halkı) iki yıl Zilhicce
ayında, sonra iki yıl üst üste Muharrem ayında, daha sonra iki
yıl üst üste Safer ayında hac yaptılar. (Câhiliye halkı)
her yılın bir ayında iki yıl üst üste hac yaparlardı.
Öyle ki Ebu Bekir’in –radıyallahu anh- haccı, Zilkâde ayına denk gelmişti. Daha sonra Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- Zilhicce ayında hac
yapmıştır. Bunun içindir ki Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- sahih bir hadiste hutbede iken
şöyle buyurmuştur:
(( الزَّمَانُ
قَدِ اسْتَدَارَ كَهَيْئَتِهِ يَوْمَ خَلَقَ اللهُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ،
السَّنَةُ اثْنَا عَشَرَ شَهْرًا، مِنْهَا أَرْبَعَةٌ حُرُمٌ، ثَلَاثٌ
مُتَوَالِيَاتٌ: ذُو الْقَعْدَةِ وَذُو الْحِجَّةِ وَالْمُحَرَّمُ وَرَجَبُ مُضَرَ
الَّذِي بَيْنَ جُمَادَى وَشَعْبَانَ.)) [ متفق عليه]
“Zaman, Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı gündeki
sıraya göre sürüp gitmiştir (o da her yılın on iki ay, her ayın da yirmi dokuz ilâ
otuz gün arasında olmasıdır). (Kamerî) yıl, on
iki aydır. Bunlardan dördü haram aylardır. Üçü birbiri
ardınca gelir. (Bu aylar:) Zilkâde, Zilhicce, Muharrem ve Cumâdâ
ile Şa’ban arasındaki Receb Mudar’dır.”[11]
İbn-i Abbas
-radıyallahu anhumâ- ve başkası şöyle
rivâyet etmişlerdir -lafız, İbn-i Abbas’a âittir-:
“Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-
şöyle buyurmuştur:
((
أَيّهَا النّاسُ! اسْمَعُوا قَوْلِي ، فَإِنِّي لَا
أَدْرِي لَعَلّي لَا أَلْقَاكُمْ بَعْدَ يَوْمِي هَذَا فيِ هَذَا الْمَوْقِفِ. أَيّهَا
النّاسُ! إنّ دِمَاءَكُمْ وَأَمْوَالَكُمْ حَرَامٌ إِلَى يَوْمِ تَلْقَوْنَ رَبَّكُمْ
كَحُرْمَةِ يَوْمِكُمْ هَذَا، فيِ شَهْرِكُمْ هَذَا، فيِ بَلَدِكُمْ هَذَا، وَإِنّكُمْ
سَتَلْقَوْنَ رَبَّكُمْ فَيَسْأَلُكُمْ عَنْ أَعْمَالِكُمْ. وَقَدْ بَلَّغْتُ، فَمَنْ
كَانَ عِنْدَهُ أَمَانَةٌ فَلْيُؤَدِّهَا إلَى مَنِ ائْتَمَنَهُ عَلَيْهَا، وَإِنَّ
كُلَّ رِبًا مَوْضُوعٌ وَلَكُمْ رُءُوسُ أَمْوَالِكُمْ لَا تَظْلِمُونَ وَلَا تُظْلَمُونَ،
قَضَى اللهُ أَنّهُ لَا رِبَا ، وَإِنَّ رِبَا عَبَّاسِ بْنِ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ مَوْضُوعٌ
كُلَّهُ، وَإِنَّ كُلَّ دَمٍ كَانَ فِي الْجَاهِلِيّةِ مَوْضُوعٌ، وَإِنَّ أَوَّلَ
دِمَائِكُمْ أَضَعُ دَمَ ابْنِ رَبِيعَةَ بْنِ الْحَارِثِ بْنِ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ،
كَانَ مُسْتَرْضَعًا فِي بَنِي لَيْثٍ فَقَتَلَتْهُ هُذَيْلٌ فَهُوَ أَوَّلُ مَا أَبْدَأُ
بِهِ مِنْ دِمَاءِ الْجَاهِلِيَّةِ.
أَمَّا
بَعْدُ، أَيّهَا النّاسُ! فَإِنّ الشَّيْطَانَ قَدْ يَئِسَ أَنْ يُعْبَدَ بِأَرْضِكُمْ،
وَلَكِنَّهُ إِنْ يُطَعْ فِيمَا سِوَى ذَلِكَ مِمَّا تَحْقِرُونَ مِنْ أَعْمَالِكُمْ
فَقَدْ رَضِيَ بِهِ، فَاحْذَرُوهُ أَيّهَا النَّاسُ عَلَى دِينِكُمْ. وَإِنَّ النَّسِيءَ
زِيَادَةٌ فِي الْكُفْرِ يُضَلُّ بِهِ الَّذِينَ كَفَرُوا يُحِلّونَهُ عَامًا وَيُحَرّمُونَهُ
عَامًا لِيُوَاطِئُوا عِدّةَ مَا حَرّمَ اللهُ فَيُحِلّوا مَا حَرّمَ اللهُ وَيُحَرّمُوا
مَا أَحَلّ اللهُ . وَإِنَّ الزّمَانَ قَدْ اسْتَدَارَ كَهَيْئَتِهِ يَوْمَ خَلَقَ
اللهُ السّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ، وَإِنَّ عِدّةَ الشّهُورِ عِنْدَ اللهِ اثْنَا عَشَرَ
شَهْرًا، مِنْهَا أَرْبَعَةٌ حُرُمٌ: ثَلَاثٌ مُتَوَالِيَاتٌ وَرَجَبُ مُضَرَ، الَّذِي
بَيْنَ جُمَادَى وَشَعْبَانَ…))
“Ey
insanlar! Sözümü iyi dinleyin.Bilmiyorum, belki bu günden sonra sizinle
burada bir daha buluşamayacağım.
Ey insanlar! Bu gününüz nasıl
mukaddes bir gün ise, bu ayınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu
şehriniz nasıl mübarek bir şehir ise; canlarınız ve
mallarınız da öyle mukaddestir (her türlü
saldırıdan emindir).
(Ashabım! Yarın) Rabbinize
kavuşacaksınız
ve Rabbiniz size amellerinizden (yaptıklarınızdan)
soracaktır. Andolsun ki ben, bunu size tebliğ ettim.
(Ashabım!
) Kimin yanında
bir emânet varsa, onu sahibine versin. Fâizin her çeşidi kaldırılmıştır (ayağımın altındadır).
Fakat ana paranız
sizindir. Ne zulmedin, ne de zulme uğrayın. Allah, fâizi kaldırmıştır.
Abdulmuttalib’in oğlu Abbas’ın fâizinin hepsi
kaldırılmıştır (ayağımın altındadır).
Câhiliye döneminde güdülen kan davaları
kaldırılmıştır. İlk
kaldırdığım kan davanız da, Leys oğullarında
süt annenin yanında iken Huzeyl kabilesi tarafından öldürülen
Rabîa b. el-Haris b. Abdulmuttalib’in kan davasıdır. Câhiliye döneminden
kalan ve kaldıracağım ilk kan davası odur.
Ey insanlar! Muhakkak ki, şeytan
şu toprağınızda kendisine tapınmaktan ümidini
kesmiştir. Fakat siz bunun dışında, hakir
gördüğünüz
(önemsemediğiniz)
amellerinizde ona uyarsanız, bu da onu memnun edecektir.
Ey insanlar! Dîninizi korumak için ondan
(şeytandan) sakının.
“(Allah’ın haram kıldığı) Haram
ayların yerlerini değiştirip ertelemek (savaşmak için
istedikleri haram ayı, helal aylardan birisiyle değiştirip,
kimisini öne almak, kimisini de ertelemek), sadece küfürde (inkârda)
ileri gitmektir. Öyle yapmakla kâfirler, (şeytan tarafından)
büsbütün şaşırtılırlar. Allah’ın haram
kıldığı (dört aydan birisini) sayıya (dört
haram aya) denk getirmek için onu bir yıl helâl, bir yıl haram
sayarlar ve böylelikle Allah’ın haram
kıldığını helâl, helal
kıldığını da haram kabul ederler. Zaman, Allah’ın gökleri ve yeri
yarattığı gündeki sıraya göre sürüp gitmiştir
( o da her yılın on iki ay, her ayın da yirmi dokuz ilâ
otuz gün arasında olmasıdır).(Kamerî) yıl, on iki
aydır. Bunlardan dördü haram aylardır. Üçü birbiri
ardınca gelir. (Bu aylar:) Zilkâde, Zilhicce, Muharrem ve Cumâdâ
ile Şa’ban arasındaki Receb Mudar’dır.”[12]
İkincisi:
c)
Safer ayını uğursuz saymaya gelince, bu, Câhiliye
arapları arasında bilinen bir inanç idi ve günümüzde İslâm’a
mensup bazı kimselerde de bunun kalıntıları hâlâ devam
etmektedir.
Ebu Hureyre’den
-radıyallahu anh- rivâyet olunduğuna göre, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
(( لَا عَدْوَى وَلَا طِيَرَةَ وَلَا هَامَةَ وَلَا صَفَرَ،
وَفِرَّ مِنَ الْمَجْذُومِ كَمَا تَفِرُّ مِنَ الْأَسَدِ.)) [ رواه البخاري ومسلم
]
“Advâ,
Tıyara, Hâme ve Safer yoktur.Aslandan kaçtığın gibi, Cüzâm hastalığına
yakalanmış kimseden kaç.”[13]
Değerli âlim Muhammed b. Salih
el-Useymin -rahimehullah- bu konuda
şöyle demiştir:
“Safer kelimesi, birden fazla
şekilde tefsir edilmiştir:
Birincisi: Bilinen Safer
ayıdır.Câhiliye arapları Safer ayının uğursuzluğuna
inanırlardı.
İkincisi: Devenin karnına
isabet eden ve bir deveden, başka bir deveye geçen (sirâyet eden) bir
hastalıktır. (Hadiste) Safer’in Advâ kelimesine atfedilmesi,
hâssın (Safer’in), umuma (Advâ’ya) atfedilmesi bâbındandır.
Üçüncüsü: Safer’den kasıt;
Safer ayıdır. Bundan da murat; Allah’ın haram kıldığı Haram ayların
yerlerini değiştirip ertelemektir. Öyle yapmakla kâfirler,
(şeytan tarafından) büsbütün şaşırtılırlar.
Câhiliye arapları, haram oluşundan dolayı Muharrem
ayını, Safer ayına ertelerler (Muharrem ayını, Safer
ayının yerine sayarlar) ve Muharrem’i bir yıl helal, bir
yıl da haram kabul ederlerdi.
Bu tefsirlerin en tercihli olanı
şudur: Safer kelimesinden kastedilen; Safer ayıdır. Çünkü
câhiliye arapları Safer’in uğursuzluğuna inanırlardı.
Oysa zamanın, olaylara ve Allah -azze ve celle-‘nin takdirine hiçbir
etkisi yoktur. Safer ayı diğer zamanlar gibidir.
Dolayısıyla bu ay da içerisinde hayır ve şerrin olduğu
(takdir edildiği) diğer aylar gibidir.
Bazı insanlar, örneğin
Safer ayının yirmi beşinci günü belirli bir işi
bitirdiklerinde: “Bu iş, hayırlı Safer ayının
yirmi beşinci günü bitirilmiştir” diye o günün tarihini
yazarlar. Bu davranış; bir bid’atı, başka bir bid’at ile
tedâvi etmek bâbındandır. Zirâ Safer ayı, ne hayır, ne de şer
ayıdır. Bunun içindir ki seleften bazı kimseler, baykuşun
ötüşünü işittiği zaman: “Hayırdır inşaallah”
diyenin bu sözüne şiddetle karşı
çıkmışlardır.Çünkü baykuşun ötüşüne
hayır veya şer denmez.Aksine baykuşun ötmesi, diğer
kuşların ötmesi gibidir.
Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-‘in reddettiği bu dört
şey (Advâ, Tıyara, Hâme ve Safer), yalnızca Allah Teâlâ’ya
tevekkül etmek ve samimî bir niyete sahip olmak, başına belâ ve
musibet gelen kimsenin, bu gibi şeylere (Advâ, Tıyara, Hâme ve Safer)
karşı zayıf ve âciz olmaması gerektiğine delâlet
etmektedir.
Bir müslüman, bu gibi şeylerle
aklını meşgul ederse, şu iki durumdan birisiyle
başbaşa kalır:
Birincisi: (Safer ayında) bir
işe girişmesi veya o işten vazgeçmesi ile bu gibi şeylere
cevap vermesidir ki, bu takdirde müslüman, hareket ve
davranışlarını hakikati olmayan bir şeye
bağlamış olur.
İkincisi: Müslümanın (Safer
ayında) bir işe başlamayıp bu gibi şeylere
aldırmaması, fakat içinde biraz keder ve üzüntünün
kalmasıdır. Bu durum, birincisinden daha hafif olmakla birlikte buna
dâvet eden şeylere asla cevap vermemesi ve yalnızca Allah -azze ve
celle-‘ye güvenip O’na tevekkül etmesi gerekir.
Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve
sellem-‘in dört şeyi (Advâ,
Tıyara, Hâme ve Safer’i) reddetmesi, onların varlığını reddetmek
değildir.Aksine onlar vardır. Fakat bu dört şeyin olaylara
etkisinin olduğunu reddetmektir.Bu sebeple olaylara etki eden,
yalnızca Allah Teâlâ’dır.Buna göre bir olayın sebebi,
bilinen bir sebep ise, o sahih bir sebeptir.Yok eğer bir olayın
sebebi vehm (kuruntu) ise, o da bâtıl bir sebeptir. Safer ayının
ne kendisi olaylara etki edebilir, ne de kendisi şer için bir
sebeptir.”[14]
İkincisi: Câhiliye
halkının, bu ayda İslâm şeriatına aykırı
olan hareketleri:
Buhârî ve Müslim’de geçen Ebu
Hureyre’nin –radıyallahu anh- hadisi
daha önce geçmişti. Bu hadiste, câhiliye araplarının, Safer
hakkındaki inançları yerilmiş, Safer ayının, Allah
Teâlâ’nın aylarından birisi olduğu, Safer’in olaylarda hiçbir
irâdesinin olmadığı, aksine onun Allah Teâlâ’nın emriyle
hareket ettiği açıklanmıştı.
Üçüncüsü: İslâm’a mensup
kimselerde bulunan Safer ayı hakkındaki bid’atlar ve bâtıl inançlar.
İlmî Araştırmalar ve Dâimî
Fetvâ Komitesi’ne şu soru sorulmuştur:
“Ülkemizde bazı âlimler,
İslâm dîninde, Safer ayının son Çarşamba günü
kuşluk namazı vaktinde bir selâmda dört rekat olarak
kılınan, her rekatında Fâtiha sûresi ile birlikte 17 defa Kevser
sûresi, 50 defa İhlas sûresi, birer defa Felak ve Nas sûreleri okunup
selâm verilen, selâm verildikten sonra 360 defa şu âyet-i kerime okunan:
((وَاللهُ
غَالِبٌ عَلَى أَمْرِهِ وَلَـكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ )) [ سورة يوسف
من الآية: ٢١]
“Ve Allah, emrinde gâliptir
(hiçbir güç, O’na engel olamaz). Fakat
insanların çoğu, (her şeyin Allah’ın elinde
olduğunu) bilmezler.”[15]
Bunları 3 defa yaptıktan sonra
şu âyet-i kerime ile bitirilen:
((سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ
عَمَّا يَصِفُونَ{180} وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ {181} وَالْحَمْدُ لِلهِِ
رَبِّ الْعَالَمِينَ{182}))
[ سورة الصافات الآيات: ١٨٠
– ١٨٢]
“Onların (iftiracıların) nitelemekte
oldukları şeylerden senin izzet sahibi Rabbini tenzih ederiz.Bütün
elçilere (rasûllere) selam olsun. Hamd, (dünya ve âhirette)
âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.”[16]
Nâfile bir namaz olduğunu iddiâ
etmektedirler.
Yine, bu günde sadaka olarak fakirlere
bir parça ekmek vermenin, Safer ayının son Çarşamba günü
inen belâ ve musibeti savmak için bu âyet-i kerime’nin ayrı bir yeri
olduğunu iddiâ etmektedirler.
Ayrıca, her yıl, 320.000 tane
belâ ve musibet indiğini, bütün bu belâ ve musibetlerin, Safer
ayının son Çarşamba günü geldiğini, bunun ise,
yılın en zor günü olduğunu, kim, bu namazı, yukarıda
zikredildiği şekilde kılarsa, Allah Teâlâ’nın o kimseyi, bu
günde inen her türlü belâ ve musibetlerden lütuf ve keremiyle
koruyacağını, yine, bu şekilde yapmaya gücü yetmeyen küçük
çocukları bile belâ ve musibetlerden koruyacağını iddiâ
etmektedirler.
Bu zikredilen şeyler çözüm
müdür?
İlmî Araştırmalar ve Dâimî
Fetvâ Komitesi âlimleri bu soruya şöyle cevap vermişlerdir:
“Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a
mahsustur. Salât ve selâm, Allah’ın elçisine, onun âile halkına ve
ashâbına olsun.
Soruda zikredilen bu nâfile
namazın, Kur’an-ı Kerim ve sünnetten bir aslının
olduğunu bilmiyoruz. Bu ümmetin ilk müslümanlarından ve onlardan
sonra gelenlerden hiç kimsenin bu nâfile namazı
kıldığına dâir hiçbir şey sâbit
olmamıştır. Aksine bu, bid’at bir namazdır.
Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-‘den sâbit
olduğuna göre
şöyle
buyurmuştur:
(( مَنْ عَمِلَ عَمَلاً لَيْسَ عَلَيْهِ أَمْرُنَا
فَهُوَ رَدٌّ.)) [ رواه مسلم ]
“Her kim işimiz
(dînimiz) üzere olmayan bir iş işlerse, o
işlediği şey reddolunmuştur (bâtıldır ve ona
itibar edilmez).”[17]
Başka bir hadiste şöyle buyurmuştur:
(( مَنْ أَحْدَثَ فِي أَمْرِنَا هَذَا مَا لَيْسَ مِنْهُ فَهُوَ
رَدٌّ.))
[ متفق عليه ]
“Her kim, bu işimizde
(dînimizde)
onda olmayan bir şeyi ona ihdâs eder (açık veya gizli Kur’an
ve sünnette aslı olmayan bir şey getirir)se, o ihdâs ettiği şey, kendisine
reddolunmuştur (bâtıldır).”[18]
Bu
namazı ve zikredilen şeyleri, Nebi -sallallahu aleyhi ve
sellem-‘e veya sahâbeden birisine nisbet eden kimse, en büyük
iftirayı atmış olur ve Allah Teâlâ ona,
yalancıların hak ettikleri cezayı versin.”[19]
Değerli âlim Muhammed Abdusselâm
eş-Şukayrî şöyle demiştir:
“Câhil kimseler, kendilerinden her
türlü kötülüğü giderdiğine inanarak, Safer ayının son
Çarşamba günü ‘Bütün âlemler içinden Nuh’a selâm olsun’ gibi, selâm
âyetlerini yazmayı ve bu âyetleri, içerisinde su bulunan kaplara koyup o
sudan içerek ondan bereket ummayı ve o suyu başkasına hediye
etmeyi bir gelenek hâline getirdiler. Bu inanç, bozuk bir inanç, dînde yerilen
bir şeyi uğursuz sayma ve bunu yapan kimseyi görenin ona
şiddetle karşı çıkması gereken çok çirkin bir
bid’attır.”[20]
Dördüncüsü:
Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-‘in hayatında bu ayda meydana gelen
savaşlar ve önemli olaylar.
Bunlar pek çoktur. Bu olaylardan bazılarını
şöyle sıralamak mümkündür:
1.
İbn-i Kayyim -rahimehullah- şöyle demiştir:
“… Sonra Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- “Veddân” adı da verilen “Ebvâ”
gazvesine bizzat kendisi katıldı. Bu gazve, Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-‘in katıldığı ilk gazve
olup Mekke’den Medine’ye hicret edişinden on iki ay sonra Safer
ayında meydana gelmiştir. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-‘in beyaz olan sancağını
Hamza b. Abdulmuttalib taşımıştır. Sa’d b. Ubâde’yi,
kendisinin yerine Medine’de bırakmış ve Kureyş’in ticâret
kervanının önünü kesmek için özellikle muhâcirlerle
birlikte yola çıkmış, fakat hiç kimseyle
karşılaşmamıştı.
Bu gazvede, zamanında Damra
oğulları kabilesinin reisi olan Muhaşşî b. Amr ed-Damrî ile
Damra oğulları ile savaşmamak ve onların da
Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- ile savaşmamaları, kendisine
karşı toplanmamaları ve düşmanına yardım
etmemeleri konularında aralarında (emân ve yardımlaşma) antlaşması imzaladılar. Bu antlaşmadan sonra Nebi -sallallahu
aleyhi ve sellem- onlardan on beş gün uzak durdu.[21]
2.
İbn-i Kayyim -rahimehullah- yine şöyle demiştir:
“Hicretin üçüncü yılı
Safer ayı gelince, Adal ve el-Kâra kabilelerinden bazı topluluklar
Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-‘in huzuruna gelip içlerinde müslüman
kimseler olduğunu, onlara dînlerini ve Kur’an okumayı
öğretecek öğretmenleri, kendileriyle birlikte
göndermesini istediler. Bunun üzerine Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- onlarla birlikte -İbn-i
İshak’ın sözünde-
altı kişi gönderdi. Buhârî ise: Onlar on kişi
idiler, demiştir. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- onların başına, Mersed b. Ebî Mersed el-Ğanevî’yi emir
tayin etti. Hubeyb b. Adiyy de onların içindeydi. Bu altı veya on
kişilik heyet, onlarla birlikte yola çıktılar. Hicâz’ın
kenar bölgelerinde Racî’ denilen yere geldiklerinde onlara ihânet ettiler
ve onlara karşı Huzeyl kabilesinden yardım istediler. Huzeyl
kabilesinin adamları gelip onları kuşattılar ve genelini
öldürüp Hubeyb b. Adiyy ve Zeyd b. ed-Desine’yi esir aldılar. Ardından
onları köle olarak Mekke’de sattılar.Çünkü Hubeyb b.
Adiyy ve Zeyd b. ed-Desine, Bedir savaşında müşriklerin
ileri gelenlerini öldürmüştü.”[22]
3.
İbn-i Kayyim -rahimehullah- yine şöyle demiştir:
“Hicretin dördüncü
yılında, Safer ayında Maûne kuyusu fâciası meydana
gelmiştir. Bu fâcianın özeti şöyledir: Mızrakla
istediği gibi, mahâretle oynamasından dolayı
“Mulâibu’l-Esinne” diye çağrılan Ebu Berâ Âmir b.
Mâlik, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-‘in huzuruna gelmişti.
Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- onu İslâm’a dâvet etti, fakat o
müslüman olmadı (bu dâvete yanaşmadı) ama pek uzak da
durmadı.
Rasûlullah -sallallahu aleyhi vesellem-’e:
-Ey Allah’ın elçisi! Ashâbından
bir grup tebliğci göndersen de şu Necd halkına senin bu
dînini onlara anlatsalar iyi olur, umarım onlara icâbet ederler, dedi.
Bunun üzerine Rasûlullah -sallallahu
aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:
-Ben, Necd halkının onlara bir
kötülük yapmasından korkuyorum.
Bunun üzerine Ebu Berâ şöyle
dedi:
– Ben onları koruyacağım.
Bunun üzerine Rasûlullah -sallallahu
aleyhi ve sellem-, sahâbeden -İbn-i İshak’ın sözüne
göre- kırk, Sahih-i Buhârî’deki rivâyete göre yetmiş
kişilik -ki doğru olan Buhârî’nin rivâyetidir- bir kurra (hafızlar) heyetini, Sâide oğullarından
“Şehâdete Koşan” lakaplı Münzir b. Amr
başkanlığında gönderdi. Bunlar, sahâbenin
hayırlıları, fazîletlileri, efendileri ve hâfızları
idiler. Heyet, Âmir oğulları ile Süleym oğulları
kabilelerinin toprakları arasında bulunan Maûna kuyusu mevkiine
ulaşınca orada konakladılar.Sonra Ümmü Süleym’in
kardeşi Haram b. Milhan adındaki birisine, Rasûlullah -sallallahu
aleyhi ve sellem-‘in mektubunu vererek onu Amir oğulları kabilesinin
reisi Allah’ın düşmanı Âmir bir Tufeyl’e gönderdiler.
Bu adam, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in mektubunu bile açıp
bakmadan, adamlarından birisine emredip elçiyi arkasından
mızrakla vurarak öldürttü. Haram b. Milhan, mızrak
sırtından girince ve akan kanı görünce:
– Kâbe’nin Rabbine yemîn olsun ki
kazandım! Dedi.
Ondan sonra da Âmir oğullarına
(kabilesinin halkına, bu İslam tebliğcilerini kılıçtan
geçirmek üzere) çağrıda bulundu. Ebu Berâ’nın himâyesinde
oldukları için halk bu çağrıya uymadı. Bunun üzerine Süleym
oğulları, Usayye, Ra’l ve Zekvân kabilelerini yardıma
çağırdı. Usayye, Ra’l ve Zekvân kabileleri onun
çağrısını kabul ettiler ve bu kabileler Rasûlullah
-sallallahu aleyhi ve sellem-‘in ashâbını çember içine alıp
kuşattılar. İçlerinden Neccâr oğulları kabilesinden
Ka’b bin Zeyd dışındaki herkesi öldürdüler. Ka’b ise
yaralanmış ve şehidler arasında kendinden geçmişti.
Kendine geldikten sonra Medine’ye sağ dönmeyi başardı ve
hayatta kaldı. Daha sonra Hendek savaşında şehid oldu. Bu
tebliğcilerle beraber gitmiş, ancak onları korumak
maksadıyla uzaktan gözetleyicilik yapan iki kişi daha
vardı. Bu olayın dışında kalarak
kurtulmuşlardı.Onlardan biri Amr b. Umeyye ed-Damrî, diğeri de
Munzir b. B. Ukbe b. Âmir idi.Arkadaşlarının nerede
öldürüldüklerini ancak akbabaları görerek keşfedebildiler. Oraya
gittiklerinde korkunç manzara ile karşılaştılar.
Arkadaşlarının tümü şehid edilmişti. Düşman ise
hala orada bekliyorlardı. Arkadaşlarının durumunu
görünce her ikisi de kılıçlarını çekerek düşman
ordusuna saldırdılar. Munzir şehid edildi. Amr b. Umeyye
ed-Damrî ise esir düştü. Kendisinin Mudar kabilesinden olduğunu
onlara haber verince, Âmir oğulları kabilesi reisi Amr b.
Tufeyl onun saçını perçeminden kesti ve annesinin bir köle azad
etme borcu olduğundan dolayı Amr’ı onun yerine sayıp
serbest bıraktı. Hürriyetine kavuşan Amr b. Umeyye Medine’ye
dönerken yolda el-Karkara denilen yere gelince bir ağacın
altında dinlenmek için konakladı. Daha sonra onun yanına Kilâb
oğulları kabilesine mensup iki kişi geldiler. Amr, onların
şehid edilen arkadaşlarının öcünü almak niyetiyle
kılıcını çekerek ikisini de öldürüp büyük bir hata
işledi. Oysa Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bu iki kişiye
teminat vermişti. Ama o bundan habersizdi. Medine’ye geldiğinde
yaptığını Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-‘e haber
verince, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ona şöyle dedi:
– Andolsun ki sen, (kendilerine emân verilen)
iki kişiyi katlettin. Ben, o ikisinin diyetini mutlaka
ödemeliyim.”[23]
4.
İbn-i Kayyim -rahimehullah- şöyle demiştir:
“Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve
sellem-‘in Hayber savaşına çıkması, Muharrem
ayının başında değil, sonunda idi. Hayber’i fethetmesi
ise Safer ayında idi.”[24]
5.
İbn-i Kayyim -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:
“Kutbe b. Âmir b. Hudeyde
seriyyesinin Has’am kabilesine gelişi faslı:
Seriyyenin gelişi, hicretin
dokuzuncu yılı Safer ayında idi.
İbn-i Sa’d şöyle
demiştir:
Dediler ki:
Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-, Kutbe b. Âmir’i yirmi
kişiyle beraber Has’am kabilesinin bir kolu olan (Yemen’deki) Tibâle
bölgesine gönderdi ve onlara hücum etmesini emretti. Ardından
iki kişinin bir deveye sırayla bindikleri on deve ile yola
çıktılar. Derken bir adamı yakalayıp sorguya çektiler ama
adam susup onlara hiçbir şeyi haber vermedi.Ardından suyun
başında konaklayan topluluğun bulunduğu yerde
bağırmaya ve onları tehdit etmeye başlayınca
başını vurdular.Sonra (bu on kişilik seriyye) suyun
başındaki topluluk uyuyuncaya kadar orada beklediler.Ardından
geceleyin onlara baskın düzenleyip şiddetli bir savaşa
tutuştular.Öyle ki her iki taraftan pek çok kişi
yaralandı.(Seriyye’nin komutanı) Kutbe b. Âmir birçok
insanı öldürdü. Daha sonra seriyye develeri, kadınları ve
davarları önlerine katarak Medine’ye götürdüler. Bu olayda,
seriyyenin baskın düzenlediği topluluk toplanıp biraraya
geldiler ve seriyyenin ardından onları takip etmeye
başladılar. Fakat Allah Teâlâ onların üzerine öyle büyük
bir sel gönderdi ki topluluğun, müslümanlara ulaşmasına
engel oldu. Müslümanlar da develeri, kadınları ve davarları
önlerine katıp giderlerken onlar müslümanlara bakıyorlar, fakat
sel sularını geçip müslümanlara ulaşma imkânını
bulamıyorlardı.Böylece müslümanlar onların
bakışları arasında uzaklaşıp gittiler.”[25]
6.
İbn-i Kayyim -rahimehullah- şöyle demiştir:
“Hicretin dokuzuncu yılında
Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-‘in huzuruna Uzra kabilesinden on iki
kişilik bir heyet geldi. İçlerinde Cemra b. en-Nu’mân da vardı.
Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-
onlara:
-Bu topluluk kimdir? Diye sordu.
Onların sözcüsü şöyle
cevap verdi:
-Biz, tanımamazlık
etmeyeceğin Uzra oğullarıyız. Kusay’ın anneden
kardeşleriyiz. Kusay’a destek olup yardım eden, Huzâa ve Bekir
oğullarını Mekke’den kovanlar, biziz. Bizim akrabalık
bağımız ve yakınlarımız vardır.
Bunun üzerine Rasûlullah -sallallahu
aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:
– Hoşgeldiniz ve beni sizi
tanımaya vesile olan şeye selâm olsun. O halde müslüman olun!
Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-,
Şam’ın fethedileceğini ve Herakliyus’un ülkesine
kaçacağını onlara müjdeledi.
Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- onlara,
kâhinlere gitmelerini ve daha önceleri yapmakta oldukları putlara
kurbanlar kesmeyi onlara yasakladı ve sadece kurban bayramında kurban
kesmeleri gerektiğini onlara haber verdi. Uzra heyeti, Ramle’nin evinde
birkaç gün kaldıktan sonra kendilerine hediyeler verilmiş halde geri
döndüler.”[26]
Beşincisi: Safer ayı
hakkında gelen uydurma ve yalan hadisler.
İbn-i Kayyim -rahimehullah- (uydurma hadislerin
özellikleri hakkında) şöyle demiştir:
“Gelecek tarihli hadisler
faslı:
Bu özelliklerden bazıları
şunlardır:
Rivâyet edilen hadiste şu şu
tarihin olmasıdır.
Örneğin: Şu şu
yıl olunca, şöyle şöyle olaylar meydana gelecektir,
şu şu ay olunca, şöyle şöyle olaylar meydana
gelecektir, denmesi gibi.
Örneğin: Yalancı
küstahın: Muharrem ayında ay tutulursa, hayat
pahalılığı, savaş ve sultan (devlet başkanı)
başa gelecek, Safer ayında ay tutulursa, şöyle
şöyle olacaktır, demesi gibi.
Yalancı küstahın, senenin her
ayı için böyle şeyler uydurmaya devam etmesi gibi.
Bu anlamdaki hadislerin hepsi, yalan ve
iftirâdır.”[27]
Allah Teâlâ en iyi bilendir.
[1]
Bkz: İbn-i Manzûr;
‘Lisânu’l-Arab’; c: 4, s: 462-463.
[2]
Tevbe Sûresi: 36
[3]
Buhârî, hadis no: 1489. Müslim, hadis no: 1240
[4]
Allah’ın haram kıldığı
haram ayların yerlerini ilk defa değiştirip erteleyen kimsedir.
Kinâne kabilesindendir. Asıl adı, Nuaym b. Sa’lebe’dir. Allah’ın
haram kıldığı haram ayların yerlerini son defa
değiştirip erteleyen kimse ise, Cunâde b. Avf b. Umeyye
el-Kinânî’dir. Cunâde, kavmi arasında söz sahibi birisiydi. Hac
mevsiminde eşeğinin üzerinde gelir ve şöyle seslenirdi: Ey
insanlar! Dikkat edin! Ebu Sumâme bu konuda ne ayıplanır, ne
kendisine cevap verilir, ne de dediği reddolunur. Bunun üzerine insanlar
ona şöyle derlerdi: Muharrem ayının
haramlılığını bizden bir ay ertele ve Muharrem ayını,
Safer ayında kıl.Bu istek üzerine o da Muharrem ayını onlara
helal kılar ve şöyle seslenirdi: Dikkat edin!
İlahlarınız, bu yıl Safer ayını haram
kıldı. Bunun üzerine insanlar o yıl Safer ayını haram
ay kabul ederlerdi. Zilhicce ayında hac yaptıkları zaman
(Zilhicce’den sonra gelen) Muharrem ayını bırakıp onu Safer
diye adlandırırlardı.Zilhicce ayı bitince, Muharrem
ayında savaşa çıkarlar ve bu ayda başka kabilelere
saldırırlar ve ganimet alırlardı.Çünkü onlara
göre bu ay, Safer ayı idi. Böylelikle onların o
yılında iki Safer ayı olurdu.Bir sonraki yıl ise onlara göre
Zilhicce, Zilkâde sayılır, Muharrem ise, Zilhicce
sayılırdı. Böylelikle Muharrem ayında hac
yaparlardı. Bunu da iki yıl üst üste yaparlardı. Daha sonra da
bunu değiştirirler ve iki yıl üst üste Safer ayında hac
yaparlardı. (Ebu Nebil)
[5]
Advâ: Sağlam bir
kişiye bir hasta aracılığıyla
hastalığının bulaşmasıdır. Rasûlullah
-sallallahu aleyhi ve sellem-‘in böyle bir şeyin
olmadığını söylemesinin sebebi; doğrudan
doğruya o hasta kişi yüzünden hasta olduğuna değil de
Allah’ın dilemesi ve takdiri sonucu bu hasta kişiden hastalık
bulaştığına inanmanın gerekliliğini belirtmektir.
Zira İslâm inancında hastalığın doğrudan
doğruya bulaşması yoktur.Her şey Allah’ın izni ve
dilemesiyle olur. Bununla beraber İslâm, insanların salgın
hastalık olan yerlerden uzak durmak suretiyle tedbir almalarını
ve Allah’a tevekkül etmelerini emretmiştir.
[6]
Tıyara: Uğura ve
uğursuzluğa inanmaktır.
[7] Hâme: Kan davalarında öç ve
intikam almak için uydurulmuş bir takım efsanelere
inanmaktır.İslâm bunu kesinlikle yasaklar.Câhil arapların
inançlarına göre öldürülen bir kimsenin kanından,
kemiğinden veya ruhundan kuşlar -özellikle baykuşlar-
türeyerek ölünün intikamını alıncaya dek
bağırırlar.Bu yüzden ölenin yakınları ölüyü
rahat ettirmek için intikamını almak zorunda olduklarına
inanırlardı.
[8]
Safer: Sefer ayının uğursuz
olduğuna inanmaktır. Uğursuzluk din veya dünya ile ilgili
hayırlı iş yapmaya niyet edildiğinde sevilmeyen bir
şey görüldüğü veya duyulduğu zaman bunun kalbe etki ederek,
niyet edilen işten vazgeçirmesi veya kalpte bir üzüntü meydana
getirmesidir. Bir iş yapmaya niyet edildiğinde kötü bir şey
görmek veya duymak suretiyle bunu uğursuzluk sayıp
yapacağı işten vazgeçmek, vazgeçmeyip kalben üzüntü duymaktan
daha haramdır ve apaçık bir şirktir. (Çeviren)
[9]
Buhârî ve Müslim
[10]
Tevbe Sûresi: 37
[11]
Buhârî,
hadis no: 4662. Müslim, hadis no: 1679
[12]
Ahkâmu’l-Kur’an;
c: 2, s: 503-504
[13]
Buhârî, hadis no: 5387. Müslim, hadis no: 2220
[14]
Mecmû’ Fetâvâ İbn-i Useymîn; c: 2, s: 113-115
[15]
Yusuf Sûresi: 21
[16]
Sâffât Sûresi: 180-182
[17]
Müslim, hadis
no:1718
[18]
Buhârî, hadis no: 2697.
Müslim, hadis no: 1718
[19]
İlmî
Araştırmalar ve Dâimî Fetvâ Komitesi Fetvâları, c: 2, s: 354
[20]
“es-Sunen
ve’l-Mubtedeât (Sünnetler ve Bid’atlar)”; s: 111-112
[21]
Zâdu’l-Meâd, c: 3, s: 164-165
[22]
Zâdu’l-Meâd, c: 3, s: 244
[23]
Zâdu’l-Meâd, c: 3, s:
246-248
[24]
Zâdu’l-Meâd; c: 3, s:
239-240
[25]
Zâdu’l-Meâd, c: 3, s: 514
[26]
Zâdu’l-Meâd, c: 3, s: 657
[27]
el-Menâru’l-Munîf,
s: 64
