Bu mesajı, pek çok defa internette gördüm. Fakat hakikatte bid’at olup-olmaması konusundaki şeklinden dolayı kimseye göndermedim.

Bu mesajı (internette) yaymak câiz midir?

Bu mesajı yaydığımızdan dolayı ecir kazanır mıyız?

Yoksa bu davranış bid’at olduğundan dolayı câiz değil midir?

(Bu mesaj şöyledir:

“Allah’ın izniyle hepimiz yılbaşı gecesi saat 24’te kalkıp iki rekat namaz kılacağız. Kur’an okuyacağız. Rabbimizi zikredip O’na duâ edeceğiz. Çünkü Rabbimiz, yeryüzüne bir baksa ve yeryüzündeki insanların büyük bir çoğunluğu kendisine isyan ederken müslümanların O’na itaat halinde olduğunu görecektir.Allah adına sizden bu mesajı sizde kayıtlı bulunan herkese göndermenizi ricâ ediyoruz. Çünkü bu mesajı ne kadar çok kişiye gönderirseniz, Rabbimiz o kadar çok râzı ve hoşnut olacaktır.”

Bu konuda beni bilgilendirir misiniz? Allah Teâlâ da sizi ilimde bilgilendirsin.

Hamd, yalnızca Allah’adır.

Çoğunluğunu halktan ve câhil kimselerin
oluşturduğu ve bir çok internet sitesinde yaygın olan bu
mesajı yaymamakla son derece iyi bir davranışta
bulunmuşsunuz.

Bu mesajı yayan ve müslümanlardan, gece namaz
kılmalarını ve zikir etmelerini isteyen kimselerin iyi niyetli
ve yüce gâyeli oldukları konusunda şüphe
etmiyoruz.Özellikle  bu kimseler,
günahların işlendiği vakitte Allah Teâlâ’ya itaat edilmesini
istemektedirler. Fakat bu iyi ve salih niyet, bir amelin, şer’î, sahîh ve
makbul kılmaz.Aksine bir amelin (kabul olunabilmesi için),  sebebi, türü, kemiyeti, keyfiyeti,
zamanı ve mekanı bakımından İslâm şeriatına
uygun olması gerekir.

Bu altı sınıfın detayı konusunda
(21519) nolu sorunun cevabına bakınız.

Bir müslüman, şer’î bir ameli, bid’at bir amelden
bununla ayırt edebilir.

Bu mesajı yaymaya engel olmanın sebeplerini
şöyle sıralayabiliriz:

1. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-‘in
zamanından bu günümüze kadar nice câhiliyet münâsebetleri, küfür ve
dalâlet ehline âit münâsebetler var olmuş, fakat Peygamber -sallallahu
aleyhi ve sellem-‘den, bizim dışımızdaki milletlerin
(başka dîne mensup olanların) günah işledikleri vakitte bir
ibâdetin yapılmasını veya bid’at bir amelin
yapıldığı vakitte şer’î bir amelin yapılmasını
teşvik eden hiçbir delil görmedik. Ayrıca meşhûr imamlardan
hiç birisinden böyle yapmanın müstehap olduğuna dâir bir
görüş de 
nakledilmemiştir.

Bu davranış, ma’siyeti (günahı), bid’at
olan bir şeyle tedâvi etmek demektir.

Nitekim Râfizîlerin (Şiâ’nın), Âşûrâ
gününde hüzün ve matemleri ile yüze vurma bid’atını, (bazı
müslümanlar) bu günde nafakayı bol bol dağıtma, sevinç ve
mutluluk duyma bid’atı ile tedâvi etmeye
çalışmışlardır (ki, bu davranış da
ma’siyeti, bid’at ile tedâvi etmektir.)

Şeyhuslislâm İbn-i Teymiyye
-Allah ona rahmet etsin- bu konuda şöyle
demiştir:

“… Belâ ve musibet günlerini yas ve matem tutulan
günler hâline getirmeye gelince; bu davranış, müslümanların
dîninden değildir. Aksine bu davranış, câhiliyetin dînine daha
yakındır. Üstelik onlar, (böyle yapmakla) bu günde tutulan
orucun (Âşûrâ orucunun) fazîletini kaçırmaktadırlar.
Bazı kimseler ise, aslı olmayan uydurma hadislere dayanarak bu günde
birtakım şeyler çıkarmışlardır (ihdas
etmişlerdir).

Örneğin: Bu günde (Muharrem’in onuncu gününde)
yıkanmak fazîletlidir, bu günde gözlere sürme çekmek ve musafaha
yapmak (tokalaşmak) gibi şeyler uydurulmuştur.

Bütün bu ve buna benzer şeyler, çirkin görülen
bid’at işlerdendir.Müstehap olan sadece bu günde oruç tutmaktır. Bu
günde âilenin nafakasını bol bol vermek konusunda bilinen eserler
rivâyet edilmiştir.Bu eserlerden en yüksek dereceli olanı;
İbrahim b. Muhammed el-Munteşir’in babasından rivâyet
ettiği eserdir. Bu rivâyette o şöyle demiştir:

-Bize ulaşan habere göre; her kim,
Âşûrâ günü âile halkına bol bol nafaka veren (harcayan)
kimseye, Allah da senin diğer günlerinde bol bol rızık
verir.” Bunu İbn-i Uyeyne rivâyet etmiştir. Bu, söyleyeni
belli olmayan bir rivâyettir. Görünen odur ki, Nâsibîler ile Râfizîler
arasında asabiyet ortaya çıkınca uydurulmuştur.
Çünkü Râfizîler, Âşûrâ gününü, yas ve matem günü
saymışlar, buna karşılık Nâsibîler ise, bu günde bol
bol nafaka vermeyi gerektiren eserler uydurmuşlar ve bu günü bayram olarak
kabul etmişlerdir. Her iki tâifenin yaptığı da bâtıl
bir davranıştır…

Fakat birisi için İslâm şeriatinden bir şeyi
değiştirmeye çalışmak, hiç kimseye câiz değildir. Râfizîlere
karşı Âşûrâ gününde sevinç ve mutluluk göstermek ve
âilenin nafakasını bol bol vermek, dînde sonradan çıkarılan
bid’atlardandır…” (“İktidâu’s-Sirâti’l-Mustakîm”;
3001-3001).

Nitekim bu konuda
Şeyhulislâm İbn-i Teymiyye’den
-Allah ona rahmet etsin- başka nefis bir söz
daha naklettik. Bu konuda (4033) nolu sorunun cevabına bakabilirsiniz.

2. Duâ ve namazın, dînde fazîletli vakitleri
vardır. Nitekim Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- bu vakitlerde bizi
duâ etmeye ve namaz kılmaya teşvik etmiştir.

Örneğin: Gecenin son üçte birlik bölümüdür
ki bu, Rab Teâlâ’nın dünya semâsına indiği vakittir.

Sahih bir nassın vârid olmadığı bir
vakitte duâ veya namaza teşvik etmek, “sebep” ve
“zaman” konusunda dînde yeni hüküm çıkarmaktan başka bir
şey değildir. İki şeyden (sebep ve zamandan) birisinin (bir
amele) aykırı olması, hüküm olarak, o davranışın
çirkin bir bid’at olması için yeterlidir. Ya bir amel, bu iki şey
(sebep ve zaman) ile birlikte olursa, nice olur?

(8375) nolu sorunun cevabında bize,
miladi yılbaşında fakir âilelere tasaddukta bulunmanın
hükmü hakkında sorulmuştu. Bu soruya şöyle cevap
vermiştik:

Biz müslümanlar, sadaka vermek istediğimiz zaman gerçek sahiplerine
vermeye çalışır ve bu sadakayı vermek için, kâfirlerin
bayram günlerini seçmeyiz. Aksine bu sadakayı, gerek duyulduğu her
vakitte,sevapların kat kat verildiği Ramazan ve Zilhicce’nin ilk on
günü gibi fazîletli mevsimleri, açlık ve darlık zamanları gibi
büyük hayır mevsimlerini fırsat biliriz.

Müslüman için aslolan, Kur’an ve sünnete
uymasıdır, yoksa dînde bid’at çıkarması değildir.

Nitekim Allah Teâlâ bu konuda
şöyle buyurmuştur:

(( قُلْ إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللهَ
فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللهُ غَفُورٌ
رَّحِيمٌ {31} قُلْ أَطِيعُوا اللهَ وَالرَّسُولَ فإِن تَوَلَّوْا فَإِنَّ اللهَ لاَ
يُحِبُّ الْكَافِرِينَ{32})) [ سورة آل عمران الآيتان: 31-32 ]

“(Ey Peygamber!) De ki: Allah’ı gerçekten
seviyorsanız, bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı
bağışlasın.Allah, (mü’min kullarının
günahlarını) çok bağışlayan ve (onlara) çok
merhametli olandır. (Ey Peygamber!) De ki: (Kitabına
uyarak) Allah’a ve (hem hayatında, hem de ölümünden sonra
sünnetine uyarak) Rasûle itaat edin.Eğer onlar (senden) yüz
çevirirler (ve üzerinde bulundukları küfür ve dalâlette ısrar
ederler)se, (onlar Allah’ın sevgisine lâyık değillerdir),
çünkü Allah, kâfirleri asla sevmez.” (Âl-i İmran Sûresi:
31-32)

İbn-i Kesîr
-Allah ona rahmet etsin- bu âyetin tefsirinde
şöyle demiştir:

“Bu âyeti kerîme, Allah Teâlâ’yı sevdiğini iddiâ
eden, fakat Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-‘in yolu üzere olmayan herkes
için hüküm vericidir.Çünkü bu kimse, her söz ve halinde Muhammedî
şeriata ve Nebevî dîne uymadıkça, iddiâ ettiği şeyde yalancı
hükmündedir.

Nitekim Müslim’in sahihinde sâbit olduğuna göre

Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

(( مَنْ
عَمِلَ عَمَلاً لَيْسَ عَلَيْهِ أَمْرُنَا فَهُوَ رَدٌّ.)) [ رواه
مسلم ]

“Her kim, 
işimiz (dînimiz) üzere olmayan bir iş
işlerse, o işlediği şey reddolunmuştur (bâtıldır
ve ona itibar edilmez).” (Müslim; hadis no:1718)” (İbn-i Kesîr
Tefsiri; c: 2, s: 32)

Değerli âlim Muhammed b. Salih el-Useymîn -Allah ona rahmet etsin- bu konuda şöyle demiştir:

“Rasûlü, nefislerinizi sevdiğinizden daha çok
sevin. Böyle sevmedikçe îmânınız kâmil olmaz (kemâle ermez).
Fakat O’nun dîninde, ondan olmayan yeni şeyler çıkarmayın (bid’at
ihdas etmeyin). Bu sebeple ilim talebesinin, insanlara bunu açıklamaları
ve onlara şöyle demeleri gerekir:

– Dînen doğru olan ibâdetlerle meşgul olun,
Allah’ı zikredin, Peygamber
-sallallahu aleyhi ve sellem-‘e her vakitte
salât ve selâmda bulunun, namazı dosdoğru kılın,
zekâtı hak edene verin ve müslümanlara her zaman iyi davranın
(iyilikte bulunun).” (Açık Kapı Görüşmesi; c: 5, s:
35)

3. Siz, işlenen bu günah ve münkerlere
karşı yapmanız gereken asıl görevi
bırakıyorsunuz.Bu görev ise, iyiliği emretmek,
kötülükten alıkoymak (yasaklamak) ve bu konuda aykırı
davrananlara öğüt vermektir. Toplu halde işlenen günah ve münkerlerin
yanında sizin ferdî ibâdetlerle meşgul olmanız,
yaptığınız ibâdetin güzel olduğunu göstermez.

Biz, bu gibi mesajları yaymanın haram
olduğunu ve bu gibi münâsebetler için zikredilen ibâdetlere
sarılmanın bid’at olduğunu görmekteyiz. Şirk veya bid’at
olan haram münâsebetleri kutlamaktan sakınmak gerektiği sizin için
yeterlidir. Böyle yapar ve bu işlenen günahlara karşı
görevinizi yerine getirirseniz, ecir kazanırsınız.

İyi niyette pek çok önemli faydaları
öğrenmek için (60219) nolu sorunun cevabına bakabilirsiniz.
Orada, iyi niyetin, bid’at olan amelin sahibine o ameli işlemesine
referans vermeyeceğine dâir önemli ve detaylı bilgiler
bulunmaktadır.

Allah Teâlâ
en iyi bilendir.