Örneğin yılda bir defa kutlanan “Dünya Âile Günü”, “Uluslararası Engelliler Günü”, “Dünya Yaşlılar Yılı” gibi, birtakım kutlamalara ve münâsebetlere katılmanın dîndeki hükmü nedir?
Yine, İsrâ ve Miraç Kandili, Mevlid-i Nebevî ve Hicretin Yıldönümü kutlamaları gibi, insanlara hatırlatmak ve onlara öğüt vermek amacıyla dînî kutlamalar için birtakım broşürler hazırlamanın veya konferanslar ve İslâmî sempozyumlar düzenlemenin şer’î hükmü nedir?
Hamd,
yalnızca Allah’adır.
Kanımca, her yıl tekrarlanan bu günler ve
toplantılar, dînde ihdâs edilen bayramlar ve Allah Teâlâ’nın hiçbir delil indirmediği bid’at
hükümlerdendir. Oysa Rasûlullah
-sallallahu aleyhi ve sellem- bu konuda şöyle buyurmuştur
((…وَإِيَّاكُمْ وَمُحْدَثَاتِ الْأُمُورِ، فَإِنَّ
كُلَّ مُحْدَثَةٍ بِدْعَةٌ، وَكُلَّ بِدْعَةٍ ضَلَالَةٌ.))
[ رواه أحمد وأبو داود والترمذي وغيرهم ]
“(Dînde aslı
olmayıp) sonradan çıkarılan yeniliklerden sakının. Çünkü
(dînde) sonradan çıkarılan her yenilik, bid’attir. Her bid’at,
dalâlettir (sapıklıktır). Her dalâlet (in sahibi) de,
ateştedir.” (Ahmed, Ebu
Davud, Tirmizî ve başkaları rivâyet etmişlerdir.)
Yine, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-
şöyle buyurmuştur:
((
إِنَّ لِكُلِّ قَوْمٍ عِيدًا، وَهَذَا عِيدُنَا.)) [ متفق عليه ]
“Şüphesiz her toplumun bir bayramı
vardır. Bu (gün de) bizim
bayramımızdır.”(Buhârî ve Müslim).
Şeyhulislâm İbn-i
Teymiyye -Allah ona rahmet etsin-, hanîf İslâm şeriatında bu
mevsimlerin ve bid’at bayramların hiçbir aslının
olmadığını “İktidâu’s-Sırâti’l-Mustekîm li Muhâlefeti
Ashâbi’l-Cehîm” adlı kitabında uzun uzun
anlatmıştır. Bu mevsimleri ve bid’at bayram türlerini,
özellikle de meşrû olan ibâdet kabilinden olanları, içermiş
olduğu dîndeki fesadı (tahribâtı), herkes, hatta insanların
çoğu bilememektedir. Hatta akıl sahipleri (ilim ehli) bile
bunların ancak birazını idrâk edebilmektedirler.
İnsanlar, bu konudaki
fayda ve zararı idrak etmeseler bile, Kitab ve Sünnete ittibâ etmeleri, uymaları
gerekir.
Her kim, dînde yeni bir gün
veya yeni bir oruç veya yeni bir namaz ihdâs ederse veyahut o ihdâs ettiği
şey için yemek hazırlarsa veya süslenirse veyahut da o gün için infakta bulunursa (kesenin
ağzını açarsa), bu ameli yapan kimsenin, yaptığı amele
tâbi olarak, kalbinde mutlaka itikadın olması (o şeye
inanması) gerekir.Çünkü onun bu davranışı, bu günün
diğer günlerden daha fazîletli olduğuna inanmasını gerektirir.
Şayet kendisinin veya kendisine uyanın kalbinde böyle bir inanç
olmasaydı, kalbi, bu gün ve geceyi tahsis etmeye iletmezdi.Zirâ (iki
şeyi birbiriyle kıyaslarken), birini diğerine tercih etmek için,
delili veya karinesi olmadan tercih yapmak (birini diğerine tercih etmek),
imkânsızdır.
Bayram; mekân, zaman ve
toplantı için aynı isim olmaktadır. Bu üç şeyden
birtakım şeyler ihdâs edilmiştir:
Zamana gelince, bu üç
türlüdür: Buna, bazı mekanların ve fiillerin bid’at bayramları
girmektedir.
Birincisi:
İslâm
şeriatının hiç yüceltmediği, ilk müslümanlar
tarafından da hiç zikredilmeyen ve onda yücetilmesi gereken hiçbir olay da
vuku bulmayan gündür.
İkincisi:
Başka günlerde (Mekke’den
Medine’ye hicret gibi, Bedir ve Uhud savaşları gibi) olayların
vuku bulduğu gibi, onda da herhangi bir olay vuku bulan, fakat bu günün
kutsal bir mevsim oluşunu gerektirmeyen ve ilk müslümanların da yüceltmedikleri gündür.
Her kim bunu yaparsa, hiç
şüphe yok ki, İsâ -aleyhisselâm-‘ın şâhit olduğu olayları,
bayramlar edinen hristiyanlara veya yahudilere benzemiş olur. Oysa bayram,
dîndir, şeriattır.Dolayısısyla Allah
Teâlâ teşri’ buyurmuşsa, ona tâbi olunur. Yoksa dînde olmayan
bir şey, ona ihdâs edilemez (ona eklenemez).
Aynı şekilde
bazı insanlar, (Mevlid-i Nebevî’yi) ihdâs ederek İsâ
-aleyhisselâm-‘ın doğum gününü kutlamada ya hristiyanlara benzemek
istemektedirler ya da Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-‘e sevgi ve
tazimlerini göstermek için yapmaktadırlar.Fakat ilk müslümanlardan
hiç kimse, güçleri yettiği halde bunu yapmamıştır.
Eğer bu davranışta iyilik olsaydı,yapmaya hiçbir engel olmamasına
rağmen onlar daha önce bunu yaparlardı.
Üçüncüsü:
İslâm
şeriatında yüceltilen ve tazim gösterilen Aşûrâ günü, Arefe
günü, Kurban bayramı ile Ramazan bayramın ilk iki günleri gibi
günlerde hevâ ve hevesine uyan birtakım insanların ihdâs ettikleri ve
fazîletli olduğuna inandıkları şeyler, çirkin ve
yasaklanması gereken şeylerdir. Tıpki Râfızîlerin,
Âşûrâ gününde, Hüseyin’e olan
bağlılıklarını dile getirmek için (onun ölüm
yıldönümünde) kendilerini susuz bırakmaları ve öldürülmesine
hüzünlenmeleri gibi.
Bu gibi dînde ihdâs edilen şeyleri, ne Allah
Teâlâ, ne de elçisi Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- teşri’ buyurmuştur. Ayrıca bunu, ne ilk müslümanlardan,
ne de Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-‘in
âile halkından (ehl-i beytten) birisi yapmıştır.
(Cuma ve bayram namazları
gibi) dînen meşru kılınan toplanma günlerinin
dışında her hafta veya ayda veyahut da yılda düzenli olarak
toplanmaya gelince, bu toplanmalar, beş vakit farz namazlara, Cuma
namazına, Ramazan ve Kurban bayramlarına ve Hac için yapılan
toplanmalara benzemektedir. İşte bunu yapan, bid’atçi ve ihdâs
edendir.
Bunun aslı: vakitlerin
tekrarıyla tekrar edip sünnetler ve kutsal mevsimler haline gelen
meşrû ibâdetleri, Allah Teâlâ
kullarına yetecek kadarını teşri’ buyurmuştur. Bu
alışılmış toplanmaların üzerinde yeni bir
toplanma ihdâs edilirse, işte bu, Allah Teâlâ’nın
teşri buyurduğuna benzemek demektir. Bu davranışta,
yukarıda bazıları zikredilen birtakım zararları
vardır. Fakat bir kimsenin veya bir cemaatin arasıra kendi
başına yapması böyle değildir.
Yukarıda zikredilen
şeylere bakarak şöyle diyebiliriz:
Bir müslümanın, -daha
önce de zikredildiği gibi- müslümanların Ramazan ve Kurban
bayramlarına benzediği için, her yıl kutlanan ve tekrar edilen
bu günlere katılması ve onlara iştirak etmesi, câiz
değildir. Eğer bu günler her ay veya yıl tekrar edilen günler
değil ise ve müslüman, bu günlerde insanlara tebliğ etmekle sorumlu
olduğu hakkı beyan etmeye gücü yetiyorsa, bu takdirde o günlere
katılmasında -inşaallah- bir sakınca yoktur.
Allah Teâlâ en iyi bilendir.
